« Önceki | Sonraki »

Cuma, Mayıs 1, 2009

Kirpi'me {Remix}

Olurda bir ilkbahar günü
Senin aşkınla atan şu kalbim
Durursa eğer,
Teneşir tahtasındaki çıplak vücuduma
Sıcak ellerinle bir kez dokun ...
Bembeyaz giydirilmiş kefenle sarılı vücudum
Yatırılırsa musalla taşına,
Okunursa ardımdan dualar
Sakın ağlama ...
Seninle mutlu olduğum günleri düşün ...
Benim seni, senin beni
Mutlu ettiğimiz günleri ...
Ve sakın ağlama ...
Bir kez daha kefende sarılı vücuduma dokun
Ve öp beni ...
Toprak altına girmeden son kez öp beni ...
Ve üstüme toprak atılmadan ilkbaharda açan bir çiçek at,
Sonra biran düşün
beni nasıl mutlu ettiğini,
ve bana neler için kızdığını ...
Sakın ağlama ...
Her sene öldüğüm gün bana gel
İnan sana olan SEVGİMLE mezarımdaki o çiçek
Hep açacak ...
Ve bana sadece
Seni Seviyorum de ...

SENİ SONSUZA KADAR SEVECEĞİM KİRPİ'ciğim!!!

Saturday, Nisan 18, 2009

BAŞIMIN TATLI BELASI

Seni Seviyorum başımın tatlı belası,
Sadece kim olduğun için değil, seninle beraberken kim olduğumu anladığım için ...
Seni Seviyorum başımın tatlı belası,
Sadece kendine yaptıkların için değil, bana yaptıkların için ...
Seni Seviyorum başımın tatlı belası,
Saklı kalmış BEN’i ortaya çıkardığın için ...
Seni Seviyorum başımın tatlı belası,
Elini kalbimin üzerinde hissettiğim zaman, üzüntülerim silinip onların yerine, şimdiye kadar kimsenin başaramadığı güzellikleri, o sıcaklığı, o ışığı, ortaya çıkardığın için ...
Seni Seviyorum başımın tatlı belası,
Hayatımı bir tapınağa çevirdiğin ve her günümü bir şarkı haline getirdiğin için ...
Seni Seviyorum başımın tatlı belası,
Çünkü sen kimsenin başaramadığı şeyi, kendimi iyi hissetmemi ve hiç bir zaman olmadığı kadar mutlu olmamı sağlıyorsun ...
Seni o yüzden çooookkkk Seviyorum başımın tatlı belası ...
Sen bunları konuşmayla, dokunmayla ve işaretle değil
Sadece kendin olmakla yapıyorsun ...
İşte bu yüzden Seni ölesiye Seviyorum Canım Aşkım !!!

Salı, Aralık 16, 2008

Her sanat eserinin bir müsveddesi vardır!

6.02.2008 tarihindeki makalemin tekrar düzenlenmiş halidir

 

 

Tüm Ortadoğu ve batı kültürlerinde, biliriz ki Tanrının yarattığı ilk insan Âdemdir. Âdemin eşi olarak da, bir gün Âdem uyuklarken, bir kaburga kemiği alınarak bu kemikten Havva yaratılmıştır.  Biliriz ki Âdemin cinsiyeti erkek iken, Havva’nın cinsiyeti dişi olup, her ikisinin de göbek deliği bulunmamaktadır.  Çünkü her ikisi de doğrulmamış, Tanrı tarafından yaratılmışlardır.

Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkemizde bile bu Eski Ahit öyküsüne, bu şekliyle, inanılmaktadır. Ama bu öykünün bir Eski Ahit öyküsü olduğu, bir Tevrat öyküsü olduğu bilinmeden inanılmaktadır. İşin ilginç tarafı bu öykünün Kuransal bir öykü olduğu bile sanılmaktadır. Hatta bundan herkesler eminlerdir de. Bu sanı aslında 1400 senedir pişirilen ve insanların önüne konan bir çorbadır. Bu çorbanın neden bu şekilde pişirilmiş olduğu bilinmiyor. Ama şöyle bir gerçek var; Kuran, kendinden önce gelmiş tüm semavi kitapların doğrulayıcısı olarak indirilmiştir. Bunu Kuran kendi diliyle bize şu şekilde aktarır:

2:91- Onlara, "Allah'ın indirmiş olduğuna inanın" denildiğinde şöyle konuşurlar: "Biz, bize indirilene inanırız." Ve ondan ötesini inkâr ederler. Oysaki o, kendilerinin yanındakini doğrulayıcı bir gerçektir. Söyle onlara: "Madem iman sahibiydiniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini niye öldürüyordunuz?"

2:97- De ki: "Kim Cebrail'e -ki o, Allah'ın izniyle Kuran’ı kendinden öncekini doğrulayıcı, insanlara yol gösterici ve müjde olarak senin kalbine indirmiştir- düşman kesilirse,

 

Madem Kuran kendinden önceki kitapları doğrulamaktadır, o halde neden Tevrat-Kuran arasında ve İncil-Kuran arasında tezat teşkil edecek bilgiler mevcuttur?

Kuranın değiştirilemezliği ve korunmuşluğu daha değişik bir tartışmanın konusudur, ama burada “orijinal” Kuranın değiştirilmemiş olduğunu kabul ettiğimiz anda ve buna inandığımız anda karşımıza aksi kanıtlanması zor bir iddia çıkmaktadır.  Bu iddia da Tevrat’ın da İncil’in de orijinal metnine sadık kalınmamış olmasıdır. Yani Tevrat’ın da İncil’in de orijinal metinleri bir yerlerde gizlenmektedir. O halde, madem ki Kuranın değiştirilmemiş olduğunu kabul etmekteyiz, ki bu değiştirilmemiş olma durumu bir sürü veriyle ve takip edilen yöntemler dolayısıyla çok kolaylıkla ispat edilebileceği gibi, Kuranın bizatihi kendisi bunu mükemmel bir şekilde haykırmaktadır,

(15:9- Hiç kuşkusuz, o Zikir'i/Kur'an'ı biz indirdik, biz; her hal ve şartta onu muhakkak koruyacak(hafızun) olan da biziz), kabul etmemiz gereken diğer gerçek ise, Kuranın doğrulayamadığı bu kitapları tamamladığı ve düzelttiği gerçeğidir.

 

 

 

İşte bu aşamada sizlere oldukça ilginç bir ayetten bahsetmek, bu ayete dikkatleri çekerek değinmek istiyorum.  

 

Nisa:1- Ya eyyühen nasütteku rabbekümüllezı halekaküm min nefsiv vahıdetiv ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesırav ve nisaa vettekullahellezı tesaelune bihı vel erham innellahe kane aleyküm rakıyba

(Meal: Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan onun eşini de vücuda getiren ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbimize karşı gelmekten sakının. Adını anarak birbirinizden dilekler dilediğiniz Allah'tan korkun. Rahimlerin haklarına saygısızlıktan da sakının. Şu bir gerçek ki Allah, Rakib'dir, sizin üzerinizde sürekli ve titiz bir gözetleyicidir.) 

 

Bu ayete paralel olarak, yine aynı şekilde aynı anlamları taşıyan ve aynı kelimeleri kullanan, ama  sadece "ceale" sözcüğüyle farklılaşan Araf:189 ayeti vardır.

Araf:189 da buraya kopyalarsak;

Araf:189 - Hüvellezi halekaküm min nefsiv vahidetiv ve ceale minha zevceha li yesküne ileyha felemma teğaşşaha hamelet hamlen hafifen fe merrat bih felemma eskalet deavellahe rabbehüma lein ateytina salihal lenekunenne mineş şakirin.

(Meal: O, odur ki, sizi bir tek canlıdan yarattı, eşini de ondan vücuda getirdi ki, gönlü buna ısınsın. Eşini sarıp kucaklayınca o, hafif bir yük yüklendi de bir süre onu gezdirdi. Ağırlaştığında ikisi birden Rablerine şöyle dua ettiler: "Bize iyi huylu, yakışıklı bir çocuk verirsen yemin ederiz, şükredenlerden olacağız.")

görülür ki aynı nefsden yaratma bolümü iki ayette de aynıdır. Fakat eşin ortaya konmasına iş geldiğinde birinci ayette “yaratmak” fiili kullanılırken neden ikinci ayette “yapmak”(ceale) fiili kullanılmaktadır?

 

Yukarıda verilen tercümeler, bu ayetlerin klasik tercümeleri olup, beş aşağı on yukarı tüm meallerde aynı şekilde meallendirilmişlerdir.

 

Buraya Nisa:1 ayetinin türkçe transliterasyonunu gözden kaçırmamak için tekrar koyalım:

Nisa:1- Ya eyyühen nasütteku rabbekümüllezı halekaküm min nefsiv vahıdetiv ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesırav ve nisaa vettekullahellezı tesaelune bihı vel erham innellahe kane aleyküm rakıyba

 

Nisa:1'in Türkçe tercümesi şu şekilde yapılabilir:

Nisa:1- Ey insanlar! Rabbinizi dinleyin ki, O, sizi tek bir nefsten yarattı, ondan (o nefsden), o dişinin eşini de yarattı, ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti ...... ve adına birbirinizden isteklerde bulunduğunuz ALLAH'a saygı gösterin; akrabalara da... ALLAH elbette sizi Gözetlemektedir.

  

Aynı şekilde bu tercümeyi şu şekilde yapmak da mümkündür:

Nisa:1- Ey insanlar!Rabbinizi dinleyin ki, O, sizi tek bir nefsden yarattı, o nefsden de o nefsin eşini yarattı ve ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti ........ 

 

Yaratanın yazım şekillerine hayranlık duymamak elde değildir. Zira bu iki tercüme şekli, ayeti bir kere daha düşünmemize kapı açmaktadır. Ayet yukarıdaki şekilde değil de “Ya eyyühen nasütteku rabbekümüllezı halekaküm min nefsiv vahıdetiv ve haleka zevceha…….” denmiş olsaydı, yani “minha” eksik yazılmış olsaydı, klasik anlaşılan anlama aynen uyulacaktı. Halbuki bu sözcük var olduğu müddetçe, bu sözcükten  dişil bir kelime olan “nefs” sözcüğü anlaşılabileceği gibi, “o dişinin” manası da anlaşılmaktadır.

 

Bu yöntem Arap gramerinin bir şekli değildir. Ben buna Kuran Arapçası grameri demek istiyorum. Bu gramer, yani Kuran Arapçası grameri, o kadar ilginç bir yöntem ortaya koyar ki, eğer bir kelime veya sözcük, hitab ettiği insan ve cinlerin düşünce sistemlerinde bir çelişki uyandıracak ise, o çelişkiyi ortadan kaldırmak amacıyla, Kuran, kendisi o sözcüğü kendi içerisinde bambaşka bir konuyu açıklarken ortaya koyuverir, öyle ki, siz o ayeti okurken “bu ayetin burada ne işi var” demekten kendinizi alamazsınız.

 

Nitekim  böyle bir ayet, Al-i İmran suresi ayet 59’da karşımıza dikilir.

3(Al-i İmran):59- İsa'nın durumu Allah katında, Âdem’in durumu gibidir ki onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" dedi. Artık o, olur.

3(Al-i İmran):59- İnne mesele ıysa ındellahi ke meseli adem halekahu min türabin sümme kale lehu kün fe yekun

 

Buradaki durum oldukça enteresandır. Çünkü bu surede İsa’nın ne şekilde dünyaya geldiği ve nasıl henüz beşikteyken konuşmaya başlayacağı annesi Meryem’e haber verilmektedir. Yani Allah katında zaten İsa’nın durumu anlatılmaktadır. Evet burada aslında bir taşla iki kuş vurulmaktadır. Hem isanın da aynı Adem gibi “topraktan” yaratıldığı belirtilmekte ve aynı anda Adem’in de babasız yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu ifade şeklini de Embiya:91’den anlamaktayız:

 

 

21(Embiya):91- Ve o, ırzını titizlikle koruyan kadın ki onun bağrına ruhumuzdan üfledik de kendisini(ha) ve oğlunu(vebne-ha) âlemler için bir mucize (ayet) yaptık.

21(Embiya):91- Velletı ahsanet ferceha fe nefahna fıha mir ruhına ve cealnaha vebneha ayetel lil alemın

 

 

İsa’nın yaratılışı bakire Meryem’in rahmine KutsalRuh tarafından atılan topraktan oluşmuş bir öz münasebetiyle olmuştur.  Ademin durumu da aynı şekilde olmuş, önce dişi yaratılmış, sonra kutsal ruh topraktan bir özü (23(Muminun):12-Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık.) dişinin rahmine atmış ve böylece Âdem yaratılmıştır. Âdemin yaratılışında ona öz ruhtan da üflenmiştir. Dikkat edilecek olursa, ilk yaratılan dişinin yaratılışında, ona öz ruhtan üflenmemektedir.  Daha sonra bu ikisinden pek çok erkek ve kadın üremiştir denmektedir.  Sanki öz ruh sonraki nesillere sadece erkek kromozomundan geçmektedir. Ve de sadece erkek çocuğa geçmektedir. Belki de soyun erkek üzerinden devam etmesi bu sebepledir, kim bilir? Bu arada dişinin nefsani bir varlık olduğunu, erkeğin ise hem nefsani hem de rabbani bir varlık olduğunu üzülerek söylemek mecburiyetindeyim.

 

Klasik kabullere göre bu tercüme şu şekilde yapılmaktadır ki bu da insanı yanlış anlamlara sürüklemektedir.

Nisa:1- Ey insanlar! Rabbinizi dinleyin ki, O, sizi tek bir nefsten yarattı, ondan da onun eşini yarattı, ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti…..

 

Bu şekilde bir tercümeden tabii ki Rabbin bizi bir tek nefsden yarattığını ve o ilk yaratılandan da, o ilk yaratılanın eşini yarattığını anlamaktayız. Bu manayı anlamamız için yetişmiş olduğumuz kültür de yeterince bizleri etki altında bırakmaktadır. Eski ahit Yaratılış bölümünde bakın nasıl bir anlatım vardır.

 

Tekvin2:21-24-RAB Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı./ Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın Yaratarak onu Adem'e getirdi./ Adem, "İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir" dedi, "Ona 'Kadın denilecek, Çünkü o adamdan alındı."/ Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.

 

Hâlbuki Kuran ayetlerinde bu durum Eski Ahitteki gibi anlatılmamıştır. Mademki Kuran tüm diğer semavi kitapların tamamlayıcısı ve düzelticisidir, o halde Kuran anlatımı bizi en layıkıyla bağlamalıdır.

Burada anlatılan odur ki, ortada bir “nefs” vardır. Ve kabaca, ilk yaratılan da, eş de o aynı nefsden yaratılmaktadır. Fakat burada yaratılan nedir. Aynı nefsden yeni nefsler mi yaratılmaktadır, yoksa aynı nefsden bedenler mi yaratılmaktadır?

 

Nisa:1 ayetinin tercümeleri ele alındığında her iki tercüme de aslında doğrudur. Öncelikle bir bütün nefsden, bir nefs yaratılmakta ve yine o aynı nefsden(minha) – ki nefs kelimesi Arapçada dişi bir kelimedir ve “ha” eki ile belirtilmektedir -  yaratılan nefsin zevcesi yani eşi yaratılmaktadır (zevceha). Bu yaratılış yeryüzü boyutunda olan bir yaratılış değildir. Şimdi bu iki eşin bedenlenmeleri gerekmektedir. İşte Yüce Yaratan burada mucizevî bir kelime oyunuyla bizlerin nefislerinin aynı “bütün” nefsden yaratıldığını ama bizleri bedenlerken ilk başlangıçta beden olarak kadının yaratıldığını, devamında o kadının eşi olarak – o kadından- erkeğin yaratıldığını ve bu her ikisinden de pek çok erkek ve kadının ürediğini bizleri düşündürerek belirtmiştir.

Nisa:1 ayetinin tercümesi sadece 3(Al-i İmran):59 dikkate alındığında dahi şu şekle gelmektedir.

Nisa:1- Ey insanlar!Sizi tek bir nefsden yaratan, o nefsden de o dişinin eşini yaratan, ikisinden pek çok erkek ve kadını yayan/üreten (besse  بَثَّ) Rabbinizi dinleyin. Adına birbirinizden isteklerde bulunduğunuz Allaha saygı gösterin, akrabalara da. Allah elbette sizi gözetlemektedir.

 

Nisa:1- Ya eyyühen nasütteku rabbekümüllezı halekaküm min nefsiv vahıdetiv ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesırav ve nisaa vettekullahellezı tesaelune bihı vel erham innellahe kane aleyküm rakıyba

 

Surenin adı Nisa-Kadınlar suresidir ve bu anlatılanlar bu surenin birinci ayetinde yerlerini bulmuşlardır.

Bu aşamada ister istemez şu tespiti yapmak mümkündür.  Allah yeryüzüne bir halife atayacaktır,

(2:30-  Bir zamanlar Rabbin meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysa ki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz."Allah şöyle dedi: "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.")

bu halifenin adı Ademdir, (2:31-Ve Adem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere göstererek şöyle buyurdu: "Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz.")

cinsiyeti kadındır.

Bu tespit doğru olabilir mi? Bunu ancak Kuranın kendisinden öğrenebiliriz. Bakın Araf suresi ayet 12’de nasıl bahsedilmiştir:

7(Araf):12-Allah buyurdu: "Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?" İblis dedi: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."

7(Araf):12- Kale ma meneake ella tescüde iz emartük kale ene hayrum minhu halakteni min nariv ve halaktehu min tıyn.

 

İblis “ben ondan hayırlıyım” derken bu cümledeki ondan zamiri, Ademi işaret etmektedir. Zamirler Arapçada, ulandığı ismin cinsiyetine göre değişik formlar alırlar. Türkçede kelimelerin cinsiyetleri olmadığı için tercümelerde isimlerin cinsiyetlerinin farkında olmayız. “Ondan” işaret zamiri Arapçada “min-hu” olarak Ademi işaret etmektedir. Ve erkek olarak işaret etmektedir. Adem dişi olsaydı o durumda “min-ha” denecek idi. Dolayısıyla Adem erkektir.

Buradan da ancak şu anlaşılabilir. Evet ilk yaratılan insan dişidir. Ama yeryüzüne atanan halife Ademdir, ve cinsiyeti erkektir.

 

Ne kadar ilginçtir ki, anne karnındaki ambriyo, fötüs evresine gelene kadar çeşitli evrelerden geçer. Bu evreler arasında bebeğin cinsel organları da evrelerden geçerlerken, öncelikle dişi cinsel organ gelişim gösterir, bebek dişi olacaksa, cinsel organ vagina olarak kalmakta ve gelişmektedir. Aksine bebek erkek olacaksa, vagina zaman içerisinde penise dönüşmekte ve bebek erkek olarak doğmaktadır. Anne karnında bebeğin cinsiyetinin tespiti bu yüzden belli bir süre sonra yapılmaktadır. Yani her bebeğin bedenlenişinde de önce dişi sonra erkek unsurlar ortaya çıkmaktadır.

Konumuzu tartışmaya başlarken bu ayete benzeyen bir de Araf:189 ayetinden bahsetmiştik. Şimdi Araf:189 ayetine gelinecek olursa, buradaki anlatımın biraz değişik olduğu dikkat çekecektir. Her birimizin aynı bütün nefsden yaratıldığımız (halekaküm) söylenmekte ama o aynı nefsden(minha), sükunet bulması için (yeskune) o dişinin (ha) eşinin(zevce) yapıldığı/vücuda getirildiği(ceale) dile getirilmekte ve devamında dişinin eşine sarıldığı ve hafif bir yükle yüklendiği ifade edilmektedir. Burada eşin yaratıldığı değil yapıldığından (ceale) bahsedilir ki bu anlatım tamamen fiziksel dünyada vuku bulmuş olup bedenlenme ve hamile kalma işlemleri üzerinedir. 

 

Araf:189-Hüvellezi halekaküm min nefsiv vahidetiv ve ceale minha zevceha li yesküne ileyha felemma teğaşşaha hamelet hamlen hafifen fe merrat bih felemma eskalet deavellahe rabbehüma lein ateytina salihal lenekunenne mineş şakirin.
 
Araf:189-O'dur sizi bir tek nefsten yaratan. Sükunet bulması için o nefsten de o dişinin eşini yaptı. Ardından, (eşi) o dişiye sarıldı, hafif bir yükle yüklendi ve bir süre sonra ağırlaştı. Her ikisi Rab'leri ALLAH'a: "Bize kusursuz bir çocuk verirsen şükredenlerden olacağız," diye yalvardılar.

 

İlk dişi ile, ondan olup da aynı zamanda onun eşi de olan Âdemin birlikteliğinden pek çok erkek ve kadın üremiştir. Bu üreyen erkek ve kadına Kuran Âdem oğulları (beni ademe) ünvanını vermiştir. (beni Âdem,  Âdem oğulları demek olduğu kadar Âdem yavruları, Âdem çocukları manasına da gelmektedir?). Bu özel bir addır. Kanımca bu ad bu varlıklara, kendi aralarında üreme izni verildiği için uygun görülmüştür. Bu varlıkların kendi aralarında üremelerinde, kan karışması açısından herhangi bir sorun olmamış, Allah bu izni vermiştir kanısındayım. Bu durum Nuh tufanına kadar bu şekilde devam eder. Nuh tufanından sonra ise bu varlıklara artık Âdem oğulları değil, insan diye hitab edilmiştir.(Araf suresinin okunmasında bu durum rahatlıkla anlaşılabilmektedir). Bu aşamadan sonra bir dişi ve bir erkekten doğanlara “insan” diye hitap edilmektedir. (49(Hucurat):13- Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, kötülüklerden en çok korunanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.)

 

Bu aşamada şu “Her sanat eserinin bir müsveddesi, bir taslağı vardır. Onun için Allah önce erkeği yarattı” deyişini de artık tartışmaya açmak gerekmez mi?

 

Kıssadan hisse :

İlk dişinin göbek deliği yoktur, evettir, ama Ademin göbek deliği vardır, nasıl ki İsa’nın vardır, aynı durumda olan Ademin de vardır, çünkü Adem ilk dişiden doğmuştur.

 

Not: Bunlar Kurandan benim çıkarımlarımdır, elimden geldiğince doğru tercüme yapmaya çalışmışımdır, yanlış anlaşılmasındır! En doğrusunu Allah bilirdir.

Pazar, Eylül 28, 2008

RAMAZAN ORUCU

5 Ekim 2007, Cuma günü ORUÇ ve RAMAZAN ORUCU adı altında yine bu platformda bir makale yayınlamıştım.

Bu sene de 19 Eylül 2008, Cuma günü “Ramazan Orucu” ibadetini yapmaya başladık. Aynı zamanda işi gücü de bırakıp yazılarımıza yöneldik ve gördük ki geçen sene kaleme aldığımız makalede bir takım boşluklar bırakmışız. Fırsattan istifade deyip bu sene bu boşlukları tamamlamayı, tam da “Ramazan Trantinası”na erişmişken, deneyelim dedik.

Ramazan orucuna değinmeden önce “oruç” kelimesinin etimolojisini gözler önüne sermekte fayda vardır diye düşünüyorum.

Oruç kelimesi Farsçadan dilimize geçmiş.

Farsçada, günlük manasına gelen rûze kelimesinin Türkçeleşmiş şekli. Arapçası “savm” ve “sıyâm”dır. Savm kelimesi Arapçada "bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek" anlamında kullanılmakta.

Bakara:187’den anlaşıldığına göre ise, oruç, imsak vaktinden iftar vaktine kadar, bir ibadet amacı güderek ve bilinçli olarak, yemeden, içmeden ve cinsel ilişkiden uzak durmak demektir.

2:187 ……………………………… Tan yerinin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce seçilinceye kadar yiyin için; sonra da orucu gece oluncaya değin tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada kadınlarla cinsel temas kurmayın. İşte bunlar Allah'ın yasaklarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah, ayetlerini insanlara işte böyle açıklar ki korunabilsinler.

 

İmsak, Arapçada, m-s-k kökünden gelip,"bir şeyden el çekme, perhiz yapma, kendini tutma, kendini engelleme" manalarına gelen bir kelimedir. Zaten orucun temel unsuru da bu anlamdır. İmsak vakti tabiri, oruç yasaklarından yani yemeden içmeden ve cinsel ilişkiden uzak durma vaktinin başlangıcı anlamında kullanılır.

Yine Bakara:187’den, imsak vaktinin, tan yerinin ağarması vakti olup, sahurun sona erip orucun başlaması anı olduğu anlaşılmakta.

İftar vakti ise, oruç yasaklarının sona erdiği vakit anlamında olup, gecenin gelme vaktidir.

Kuran’da iki cins oruç bulunmaktadır. Bunlar 1- Ramazan orucu 2- Kefaret orucu.

Kuran’ın beyanlarından anlaşılır ki, orucun farz olanı sadece Ramazan orucu değildir. Kazaya bırakılan Ramazan oruçlarıyla, kefaret olarak tutulması gereken oruçlar da farzdırlar.

Bakara:183’de ve takip eden ayetlerde bakın nasıl oruç açıklanmıştır:

 

2:183 Ey inananlar! Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korunmanız umulmaktadır.

 

Burada neden inananlardan öncekiler üzerine yazılı olduğu gibi, inananlar üzerine de yazılmıştır denmektedir? Kuran ayetlerinden bilinir ki, kötülüğe olan hırslar, oruçla sakinleştirilir. Oruç, bütün gün yiyecek, içecek ve cinsî münasebet gibi isteklerden nefsi alıkoymaktan oluşan bir mücadeledir. Aç kalmaktan doğan özlenen lezzetleri tattıran, iradenin kıymetini gösteren ilginç bir egzersiz şeklidir oruç. Fakat oruç, insanın nefsine, ilâhî emirlerin en zoru, en meşakkatlisi olarak görünür.

Sizden öncekilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı söylemi, oruç meşakkatinin sadece size yüklendiğini zannedip de gocunmayınız demek içindir.

 

Bu sayede korunmanız umulmaktadır cümlesine gelinince, oruç sayesinde nefse ve şehvete hâkim olma alışkanlığını elde ederek günahlardan, tehlikelerden sakınıp takva mertebesine erebilme beklendiğinden, leziz bir lisanla “korunmanız umulmaktadır” denmektedir.

 


2:184
Sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutar. Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak bir yoksulu doyurmaktır. Kim bir mecburiyeti olmaksızın içinden gelerek iyilik yaparsa bu onun için daha hayırlı olur. Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır.

 

Bu ayette, orucun sayılı günlerde olduğu belirtilmiştir. Sayılı günler oruçları Kuranda bellidirler. 

Güz Yağmurları (Ramazan) orucu otuz gündür (trantina) (2:185)

Hac veya ümreye engellenip de sonradan güvene kavuşup hacca kadar kolayına gelen hediyeyi yapamaz ise oruç tutacaktır. Toplam 10 gündür (2:196)

Yanlışlıkla bir mümin öldürüldüğünde diyet karşılığı tutulan oruç. Kesintisiz 2 aydır (4:92)

Bilinçli olarak yok yere edilen yeminin kefareti olarak oruç. Toplam 3 gündür (5:89)

İhramdayken avlanıldığında kefaret olarak oruç. Süresi avlanana bırakılmıştır. (5:95)

Kadınlarına zıhar edip sonradan sözünden dönenlerin azad imkanları yok ise, ilişkiye girmeden önce tuttuğu oruç. Kesintisiz 2 aydır(şekli tartışmalıdır). (58:4)

 

Oruca zorlukla dayanılıyorsa, bir yoksulu doyuracak kadar fidye verilmelidir denerek, kolaylık prensibi burada da ön plana çıkarılmıştır. Buna rağmen oruç tutmanın beşer için daha hayırlı bir eylem olduğuna da dikkat çekilmiştir.

 

Bu makalede bizi asıl ilgilendiren, GüzYağmurları orucu olduğundan, GüzYağmurları orucunu işleyen ayetleri irdelemek üzere hemen aşağıdaki ayetin analizini yapmaya çalışalım.


2:185 Güz yağmurları(ramazan) trantinası (otuzluğu) o trantinadır ki; insanlara kılavuz olan(hidayet), bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan(beyyinat), iyiyi(hakkı) kötüden(batıldan) ayıran(furkân) Kuran, işte o trantinada indirilmiştir. O halde bu trantinaya ulaşanınız onu oruç tutarak geçirsin. Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez. Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister. Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.(Y.M.)

2:185-TL-Şehru ramedanellezı ünzile fıhil kur'anü hüdel lin nasi ve beyyinatim minel hüda vel fürkan fe men şehide minkümüş şehra felyesumh ve em kane merıdan ev ala seferin fe ıddetüm min eyyamin uhar yürıdüllahü biküml yüsra ve la yürıdu bi külüm usr ve li tükmilül ıddete ve li tükebbirullahe ala ma hedaküm ve lealleküm eşkürun

 

Ayette çok açık bir tavsiye bulunmaktadır. Kuranın indirildiği trantina olan GüzYağmurları trantinasına kim ulaşırsa, onu oruçlu geçirmesi tavsiyesidir bu tavsiye. O trantinaya ulaşan kişi eğer hastaysa, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutacaktır. Akla hemen şu soru gelmektedir. Hasta kişi madem ki oruç tutmamaktadır, o zaman zarfında ne yapmaktadır? Oturup dinlenmektedir, çünkü kişi hastadır. Güçten düşmüştür. Mikroplara karşı bir mücadele vermektedir. Bu yüzden bitkindir, dinlenmektedir.

O trantinaya ulaşan kişi eğer yolculuk halindeyse yine tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutacaktır. Yolculuk halindeki kişi madem oruç tutmamaktadır, bu zaman zarfında ne yapmaktadır? Tabii ki yolculuk yapmaktadır. Beden yorgundur. Yolculuk sebebiyle normalden daha fazla enerji harcamaktadır. Dolayısıyla besine, suya ihtiyacı vardır. İslam kula taşınabilecekten fazla yük yüklemezdir.

Bu durumların hiçbiri meydana gelmez ise, kişi trantinayı ORUÇLU halde geçirecektir. Başka? Mesela seyahat edebilir mi? Hayır edemez, çünkü enerji harcayacaktır, susayacaktır, onun için oruçluyken bunu yapmamalıdır. Misal, hastalanırsa? Bilmelidir ki beden aşırı derecede mücadele vereceğinden besine ve suya ihtiyacı olacaktır. Dolayısıyla oruçluyken hastalanılırsa, oruç hali hemen terk edilmelidir. Emanet edilmiş bedene eziyet edilmemelidir.

Peki, oruçluyken kişi çalışabilir mi? Hayır çalışmamalıdır. Çünkü bir kere ayet trantinayı oruç tutarak geçirin demektedir. Çalışılması gerekseydi, ayet çalışarak geçirin diyecekti. Hem çalışıp hem oruç tutarak geçirilmesi gerekseydi, ayet hem çalışın hem oruç tutun diyecekti. İki, oruçluyken çalışarak bedene fazladan yük yüklemek hem ona zulmetmekle birdir hem de Allah bizler için kolaylık istemektedir, zorluk istememektedir (aynı ayet). Üç, oruç bir nefs sınavıdır. Ayette,  “Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır” denilmektedir. Ne için şükredilecektir? Şükredilmesi gereken şey, Allahın bizler için karşılıksız sunduğu rızıklardır. Bir takım hırslardan arınıp, çok para kazanmayı en azından bir ay müddetince bırakıp, yiyeceklerden yani nimetlerden oruç adayıp, karşılıksız rızıklanacağımızın bilincinde olarak, çalışmadan, para kazanmadan bu gerçeğin farkına varma sınavıdır bu sınav. Hangi gerçeğin? KARŞILIKSIZ RIZK, KARŞILIKSIZ NİMET gerçeğinin.

 

Ama ne yazık ki bu gerçeğin farkında değiliz. Her beden rızkıyla beraber doğmaktadır. Evet, beşerin çalışması çabalaması, her gün yeni bir oluş içerisinde bulunması, tekâmül edebilmesi için kaçınılmaz bedensel bir ameldir, iştir. Fakat hırslarımıza kapılmamamız gerekmekte olduğu gerçeğini genelde göremeyiz. Beş kuruş bile para kazanmasak, aç kalmayacağımızın bilincinde değilizdir. Denemesi bedavadır, parasızlıktan dolayı, açlıktan ve susuzluktan ölmezsiniz. Size rızkınız sürekli verilmektedir. Allah'a iftira ederek, Allah'ın kendilerine verdiği rızkları haramlaştıranlar elbette buna müstesnadır.

“İlimsizlik yüzünden öz evlatlarını beyinsizce katledenler, Allah'a iftira ederek, Allah'ın kendilerine verdiği rızıkları haramlaştıranlar hüsrana uğramışlardır, sapıtmışlardır; hiçbir zaman doğruyu ve güzeli bulamazlar.” (6:140).

 

İşte bu aşamada GüzYağmurları orucu, her türlü rızıktan, her türlü nimetten, belli bir süre için bedeni men ederek, benliğimize bu karşılıksız verilenin farkına varmamızı sağlar. İftar vakti gelince, Allahın bizden umduğu şükrü, teşekkürü yapar ve ağzımıza, çalışıp para kazanmamış olmamamıza rağmen soframızda bulunan o rızkı atarız, o bir bardak suyu içeriz. Bu bir ritüeldir, bunları yaparken tüm yukarıda anlatılanları idrak etmemiz umulmakta, bizi doğru yola kılavuzladığı için O’na olan teslimiyetimizin bir ifadesi olarak kendisini yüceltmemiz istenmektedir:  “Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister.”(2:185)

 

Artık oruç açılmıştır,  kısıtlandığımız nimetlerden tan yeri ağarıncaya kadar yenecek, içilecektir.


2:187-YNÖ-Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir, siz de onlar için giysisiniz. Allah sizin öz benliklerinize yazık etmekte olduğunuzu bilmiş, tövbelerinizi kabul edip sizi affetmiştir. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdığı şeyi arayın. Tan yerinin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce seçilinceye kadar yiyin için; sonra da orucu gece oluncaya değin tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada kadınlarla cinsel temas kurmayın. İşte bunlar Allah'ın yasaklarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah, ayetlerini insanlara işte böyle açıklar ki korunabilsinler.

2:187-TL-Ühılle leküm leyletes sıyamir rafesü ila nisaiküm hünne libasül leküm ve entüm libasül lehünn alimellahü enneküm küntüm tahtaune enfüseküm fe tabe aleyküm ve afa anküm fel anebaşiruhünne vevteğu ma ketebellahü leküm ve külu veşrabu hatta yetebeyyene lekümül hüytul ebyadu minel haytıl esvedi minel fecri sümme etimmüs sıyame ilel leyl ve la tübaşiruhünne ve entüm akifune fil mesacid tilke hududüllahi fe la takrabuha kezalike yübeyyinüllahü ayatihı lin nasi leallehüm yettekun.

Şimdi burada dikkat: Oruç gecesi eşlerinize(zevceiküm) değil, kadınlarınıza (nisaiküm) yaklaşmanız size helal kılınmıştır denmektedir. Demek ki hitabın hedefi yine değişmiş ve erkeğe yönelmiştir. Erkeğin başını derde sokan şehvetlerin birincisi mideyi doldurmak iken ikincisi de cinsellik şehvetidir. Erkek ne yazık ki bu iki hususta aşağılık yaratılmıştır. Hem de o kadar aşağılık yaratılmıştır ki, mescitlerde, ibadet yerlerinde, Allah’ıyla baş başa olup itikâf (kulun kendine ait olan bir zaman parçasını, kendi benliğini keşfetmek için, yalnız kalabileceği kapalı bir mekanda (mescit, mağra v.s.) Allah’a tahsis etmek demektir)  halindeyken bile, kadınlarla cinsel ilişki kurma hayâsızlığını gösterebilmiştir. Ama doğru yola iletilen erkek, nefsine hâkim olmaya çalışmış ve bu hususta Yaratanına tövbe etmiştir. Tövbesi de kabul görmüştür. Allah onları affetmiştir. Artık o kadınına yaklaşabilirdir ve onlar hep beraber tan yeri ağarıncaya kadar yiyip içebilirlerdir.

 

2:185 ……………O halde bu trantinaya ulaşanınız onu oruç tutarak geçirsin. ……..

Bu emirden kasıt,

1-    ramazanda (güzyağmurları mevsimi) bir ay oruç tutulmalıdır ama çalışılmamalıdır,

2-    Eğer çalışmak gerekiyor ise, oruç tutulmamalı ama her günün fidyesi aksatılmadan verilmelidir, 

olduğunu düşünmekteyimdir.

 

RAMAZAN ORUCU İŞTE BÖYLE BİR ORUÇ ŞEKLİDİR

 

Pazartesi, Haziran 2, 2008

NAMAZ VAKİTLERİ HAKKINDA

19 Eylül 2007 Çarşamba tarihinde yazmış olduğum KURANDAKİ NAMAZ~1 başlıklı makaleme, ismini belirtmek istemeyen bir okuyucum tarafından yorum yapıldı. Kendisine yorumlar kısmında bir cevap verdim. Bana göre oldukça uzun olan bu cevap-yorumu sizlerle blog altında paylaşmak istedim.

 

Yazan: isimsiz | Tarih: Cuma, Mayıs 30, 2008
Konu: namaz vakitleri
Peki bu namaz vakitleri dünyanın şekli itibarı ile bir farklılık gösterir mi?
Yani güneşin batışı ekvatora yakın bölgelerde daha kısadır. Ekvatordan uzaklaştıkça güneşin batış süresi ve doğuş süresi uzar. Mesela kutuplardaki günbatımı süresiyle ekvatordaki günbatımı süresi birbirinden çok farklıdır. Buna bir açıklık getirebilirmisiniz?

 

 

Sayın "İsimsiz",

Namaz vakitleri dünyanın şekli itibarı ile hiç bir farklılık göstermez. Sabah ve akşam namazı vakitleri asıl itibarıyla güneşe göre ayarlanırken, orta namazı, yani öğle namazı ise bu iki vaktin ortasında herhangi bir zaman diliminde kılınması gereken namaz olarak ifadeye konmuştur. Yani bulunulan coğrafyada, kişi namazını güneşin pozisyonuna göre kılacaktır. Tabii eğer o coğrafyada namaz kılacak kişi bulunuyorsa. Hal böyle olunca, örneğin kuzey ve güney kutuplarında 6 ay gündüz 6 ay gece olunca, namazlar nasıl kılınacaktır sorusu, bu noktalarda namaz kılacak insan yaşamadığı şeklinde cevaplanabilir. Fakat düşünülenin aksine, kutup bölgelerinde kutup noktalarında olduğu gibi 6 aylık gece veya gündüz süreleri mevzu bahis değildir. Kutup bölgeleri, 67ci paralellerle 90cı paraleller arasında kalan bölgelerdir. 90cı paraleller ise esasen birer nokta olup, kuzey ve güney kutup noktalarını belirlerler. Güney kutup bölgesinde hiçbir yaşam alanı bulunmazken, bölgenin yüzde 90ı buzlarla kaplı olup Antarktika kıtasına adını verir. Buna karşılık, kuzey kutup bölgesinin yüzde 90ı kuzey buz deniziyle kaplıdır ve sadece Kuzey Kutup dairesinin hemen kuzeyinde (Grönland, Kanada, Alaska, Sibirya, Finlandiya, İsveç, Norveç) bulunan yerleşim yerlerinde Eskimolar adı altında 100.000 civarında insan yaşamaktadır. Bir gün bu insanlar müslüman olmaya karar verir de namaz kılmaya kalkarlarsa, onlar da aynen Kuran'da belirtildiği üzere güneşi takip ederek namazlarını kılacaklardır. Çünkü bu bölgelerde, yukarıda da bahsettiğim gibi, 6 ay süren gece veya gündüzler olmayıp, 67inci ve 90nıncı paraleller arasındaki bu Kutup Bölgesi’nde güneşin doğuşu ve batışı çok yavaştır. Alacakaranlık uzun bir süreye yayılır. Sürekli karanlık ve sürekli aydınlık dönemler 90ıncı paralel yani kutup noktasından güneye inildikçe, yani 67inci paralele yaklaşıldıkça, kısalır. Sadece Kuzey Kutup Dairesi  etrafında yani 67inci paralel etrafında insan yaşayabiliyor olduğundan, bu insanlar tarafından bu coğrafyada kılınan namaz vakitlerinin arasındaki süreler oldukça uzun olsa dahi, nihayetinde güneşin pozisyonları takip edilerek namazlar kılınabilecektir.

Umuyorum sorunuzun yanıtını almışsınızdır.

Bilhassa Kuranın dinini Arabın dinine çevirmek gayreti içerisinde, "Peygamberimiz (Hz) Muhammed bizlere namazı öğretmeseydi nasıl namaz kılacaktık?" diye soran, "6 ay gündüz, 6 ay gece olan, güneşin hiç doğmadığı veya hiç batmadığı bu kutup bölgelerinde ancak din ulemasının fetvasıyla namaz kılınabilir" diyerek bizleri Allah ile kandırma hevesinde olan zevatın sözlerine sorgulayarak yaklaşılması dileğiyle.

MR

Pazar, Şubat 10, 2008

LAİKLİK ve TESETTÜR

Türkiye’de 18. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleriyle birlikte toplumsal yaşayışın ve devlet düzeninin işleyişinde ikili bir durum ortaya çıkar. Bir yanda İslam dininin gereklerine göre uygulamalar yapılırken, öte yanda çağdaşlaşma amacıyla batılı anlayışa göre işler yürütülmektedir. Özellikle 19. yüzyılda bu ikilik daha da belirginleşir. İslam dininin gereklerine göre öğretim yapan medreselerin yanında çağdaş eğitim anlayışına göre kurulmuş okullar açılır. Hukuk alanında da hem İslam hukukuna göre yargılamalar yapılırken, hem çağdaş hukuk anlayışına göre kurulmuş mahkemeler görev yapmaktadır. Padişah ise hem bütün Müslümanların halifesi, hem de Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan başka dinlerden olan yurttaşların hükümdarı durumundadır. Bu çifte durum Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar sürer.

Gerek toplumsal gereksinmeler, gerek devlet yönetiminde karşılaşılan güçlükler Türkiye'de de laikliğin benimsenmesini gerektirmektedir. 3 Mart 1924'te kabul edilen bir yasayla Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bütün öğretim ve eğitim kurumları Maarif Vekâleti'ne bağlanır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu'yla (Öğrenimin Birleştirilmesi Kanunu) din eğitimi ya da dinsel temellere göre eğitim yapan okullar kapatılır. Ardından Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı kaldırılarak din işleriyle ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Böylece Türkiye'de din hizmetleri, devlet kontrolü dışında değil, devletin denetimi altında yürütülmesi amaçlanır. 3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılması, 1925'te tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, devletin laikleşme yolunda attığı öteki adımlardır. Gene 1926'da yürürlüğe giren Medeni Kanun ile hukuk alanında da laiklik ilkesi geçerli kılınır. 1928'de çıkarılan yeni bir yasayla anayasanın ikinci maddesinde yer alan "Türk Devleti'nin dini, İslam dinidir" cümlesi çıkarılır.

Tüm bunlar olurken ben henüz doğmamışımdır. Anamlar babamlar henüz 5-10 yaşındalardır. Ben 1956 senesinde doğdum.

Henüz 18 yaşıma gelmiştim ki, karşıma bir reşitlik ilkesi çıkarıldı. Bunu kabul etmekle bir sürü de sorumluluğu beraberinde yüklenecektim. O zaman bu yaşayacağım devletin kurallarını incelemek ihtiyacını hissettim. Kurallar konmuştu ve yasaların anası olarak nitelendirilen, kendisine Türkiye Cumhuriyeti Anayasası adı verilen bir ilkeler bütünüyle belirtilmişti. Hemen baştan okumaya başladım. İlk baktığım Anayasa 1924 Anayasası oldu elbet:

 

TEŞKİLÂT-I ESÂSİyYE KANÛNU
Kabul Tarihi: 20 Nisan 1340 (1924)             Kanun No: 491

Resmî Gazete, 24.04.1924

Düstur No: Tertip 3, Cilt 5, s.576

 

 

Birinci Fasıl

AHKÂM-I umÛmiyye

MADDE 2.- Türkiye Devletinin dîni, Dîn-i İslâmdır; resmî dili Türkçe’dir, makarrı Ankara şehridir.

11 Nisan 1928 tarih ve 1222 sayılı Kanunla aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:

MADDE 2.- Türkiye Devleti’nin resmî dili Türkçe’dir; makarrı Ankara şehridir.

10 Kânûn-u-evvel 1937 tarih ve 3115 sayılı Kanunla aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:

MADDE 2.- Türkiye Devleti, Cumhûriyetçi, Milliyetçi, Hâlkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçı’dır. Resmî dili Türkçe’dir. Makarrı Ankara şehridir.

TEŞKİLATI ESASİYE KANÛNUNA AİT ZAVABIT

………………………..

………………………..

MADDE 102.- İşbu Teşkilat-ı Esâsiyye Kanûnunun tâdîli aşağıdaki şeraite tâbidir:

Tâdîl teklifi Meclis âzâyı mürettebesinin laakal bir sülüsü tarafından imzâ olunmak şarttır.

Tâdîlat ancak aded-i mürettebin sülüsân-ı ekseriyet-i ârâsı ile kabûl olunabilir.

İşbu kanûnun şekl-i devletin Cumhûriyet olduğuna dair olan birinci maddesinin tâdîl ve tağyiri hiçbir sûretle teklif dahî edilemez.

 

Ne anlardım ben bu langajdan? Sene 1974, ben 18 yaşındayım, elbet akıl bilmem kaç karış havada. Ama anlayabildiğim 2ci maddenin iki kere değiştiği idi. İlk başta Devletin dininin İslam Dini olduğu belirtilmiş. Sonradan bu durum önce 1928’de daha sonra da 1937’de değiştirilerek son şekline getirilmiştir,:

MADDE 2.- Türkiye Devleti, Cumhûriyetçi, Milliyetçi, Hâlkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçı’dır. Resmî dili Türkçe’dir. Makarrı Ankara şehridir.

 

ta ki 1961 Anayasasına kadar.

Bir de sonunda birinci maddenin değiştirilemeyeceği dikkatimi çekti.

Bu ilk metinden sonra, yeni harflerle fakat eski Türkçeyle yazıya alınmış bu anayasa, 1945’de yeni Türkçeye çevrilir. İlgili bölümün yeni metinli şekli şöyledir.

 

1945 ANAYASASI

 

1945 Anayasası Hakkında
Açıklama

……………………………………………………………………………

…………………………………………………

 
ANAYASA

 Kanun No: 4695               Kabul Tarihi: 10.1.1945
Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt 26, s.170
Resmi Gazete, 15.1.1945, Sayı 5905

 

Birinci Bölüm
Esas Hükümler

MADDE 2.- Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Lâik ve Devrimcidir. Devlet dili Türkçedir. Başkent Ankara'dır.

…………………………….

…………………………….

ANAYASANIN DAYANAKLARI

MADDE 102.- ………………………………….

Bu kanunun, Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki birinci maddesinde değişiklik ve başkalama yapılması hiçbir türlü teklif dahi edilemez.

 

 

 

 

Son durum nedir deyip, 1961 Anayasasına da baktım elbette.

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI

  

Kabul Tarihi: 9 Temmuz 1961                  Kanun No: 334

Resmî Gazete, 20.7.1961, Sayı 10859.

Düstur No: 4 Tertip 1-2, s.2930.

  

BAŞLANGIÇ

………………………………….  Türkiye Cumhuriyeti Kurucu Meclisi tarafından hazırlanan bu Anayasayı kabul ve ilan ve onu, asıl teminatın vatandaşların gönüllerinde ve iradelerinde yer aldığı inancı ile, hürriyete, adâlete ve fazilete aşık evlatlarının uyanık bekçiliğine emanet eder.

Birinci Kısım

GENEL ESASLAR

………………………

MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

……………………………

IX. Devlet Şeklinin Değişmezliği

MADDE 9.- Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. 

 

 

O devir incelemeyedim ama bugün artık buraya 1982 anayasasının ilgili maddelerini koyma imkanım olduğundan hemen koymak istedim. El altında olsun misali.

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI (*)

(Kurucu Mecliste Kabul Tarihi : 18.10.1982; Halkoyuna Sunulmak Üzere Tasarının Resmî Gazetede İlanı: 20.10.1982-17844; Kanunun Halkoyu ile Kabul Tarihi: 7.11.1982; Halkoyu Sonucunun Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 9.11.1982-17863 Mükerrer)

Kanun No. : 2709                  Kabul Tarihi :  7.11.1982

 

 BAŞLANGIÇ (Değişik: 23.7.1995-4121/1 md.)

Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

(Değişik: 3.10.2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

 

BİRİNCİ KISIM

Genel Esaslar

I.  Devletin şekli

MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

II.  Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

………………………………..

IV.  Değiştirilemeyecek hükümler

MADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

 

 

Cumhuriyet ilk kurulduğunda, kurucuların dinden hiçbir korkuları yokmuş. Halifelik kalktığı için, 924 anayasasında “…..devletin dini İslam dinidir ….” Cümlesini kaldırmışlardır, o kadardır.

Tekrar dikkat edilirse, anayasanın ikinci maddesine devrimsel ilkeler yavaş yavaş eklenmeye başlanmış ve nihayetinde laiklik ilkesi de eklenmiştir.

Unutmamak gerekir ki cumhuriyetten önceki devlet anlayışı şeriat anlayışıydı, yani devlet yönetiminde dini hükümler geçerliydi.

Aniden şeriatın kalkması ve laiklik ilkesinin getirilmesi ve bu ilkenin, sanki Pavlov etkisi gibi, nispeten oldukça kısa süren (8 sene) savaş yıllarından sonra kolaylıkla benimsenmesi akla ve mantığa aykırıdır. Bu tip değişimler, toplumların hayatlarında daha uzun süreler gerektiren değişimlerdir.

Atatürk tarih sahnesine çıkmış nadir liderlerden biridir. Görüldüğü kadarıyla, o hem büyük bir askeri strateji dehasıyken aynı zamanda güçlü bir diplomat olduğunu çok defalar göstermişti. O, hem büyük bir lider hem de üstün bir devrimci olduğunu da ispatlamıştır. Tüm bu yaptıkları, çok kısa süreler içerisinde başarılmış eylemlerdir.

İşte böyle bir “adam”ın, laiklik ilkesini anayasaya sokarken yanlışlık yapmış olduğu söylenemezdi. Öyle ki o devirde (18 Temmuz 1923 Teşkilatı Esasiye’nin tadili yani değiştirilmesi görüşmeleri) TBMM’de devletin dininin İslamdan Hıristiyanlığa bile değiştirilmesi teklifleri alenen yapılırken (Bkz. a-Kazım Karabekir Paşa Hatıratı; b-Temellerin Duruşması-Ahmet Kabaklı, TEV Yayınları, s54-55), sadece 10 ay sonra Nisan 1924’de devletin dininin İslam olarak yazdırmışken, 1937’de İslam ibaresinin kalkarak yerine devrimler ve laiklik ilkesinin getirilmesi kolay olmasa gerektir.

Bu devrimlerin hepsinin yol göstericisi Şapka ve Kıyafet devrimidir. Yıl 1925’tir.

 

Mustafa Kemal’in şapka devriminden çok önceleri (7-8 Temmuz 1919), Erzurum ve Sivas Kongresi arasında Mazhar Müfit ile bir mülakatı bize, şapka konusundaki görüşlerini yansıtır. Erzurum Kongresi sona erdikten sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları her gün ve her gece bir araya gelerek yapılan çalışmaları değerlendiriyor, Sivas Kongresine sunulacak belgeleri hazırlıyorlardı. Yine böyle bir gece Gazi Paşa ile İbrahim Süreyya Yiğit, baş başa vermiş çalışıyorlardı. Paşanın aklına Mazhar Müfit geldi. Emir eri Ali ile haber gönderip onu da odasına çağırttı. Bir ara Süreyya bey, Paşaya şöyle bir soru yöneltti: “ Paşam, başarıya ulaştıktan sonra da iş bitmiyor. Memleketin sonsuza dek çalışmaya ve devrimler yapmaya ihtiyacı var. Neler yapmayı düşünüyorsunuz ?” Mustafa Kemal bu soru üzerine Mazhar Müfit’e, gidip odasından not defterini getirmesini söyledi. Sonra da, “Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz:
Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.
İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.
Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.
Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”
Bunu duyunca Mazhar Müfit’in kalemi elinden düştü. Paşa, “neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var.”
“Bunu zaman tayin eder, sen yaz.
Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”
“Paşam yeter, yeter. Cumhuriyet ilanını başaralım, üst tarafı kolay.”
Mazhar Müfit, bundan sonra defterini kapayarak koltuğunun altına aldı ve ayağa kalkarak, “Paşam sabah oldu”, dedi. “Siz oturacaksanız hoşça kalın.” (Hıfzı TOPUZ, Gazi ve Fikriye, Remzi Kitapevi, İstanbul Ocak-2002, s. 141-142)

 

 

Tarih 1982’yi gösterdiğinde, ne olduysa olmuş ve değiştirilmesi yasak olan madde sadece birinci madde iken, ilk üç madde değiştirilemezler hatta değiştirilmesi bile teklif edilemezler arasına girme becerisini göstermişlerdir.

Şimdi gelelim bu laiklik sözcüğünün ne menem bir şey olduğuna:

Laiklik, devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir.

Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk" anlamına gelen Latince "laicus" sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din adamlarına "Clerici" din adamı olmayanlara da "Laici" adı veriliyordu. Laik aynı zamanda, din dışı, dinle ilgisi olmayan anlamlarına da gelmektedir. Osmanlıcada bu terim lâdini ile karşılanmış fakat bu tutmamış, Fransızca laik kelimesi Türkçeye girmişti.

Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise, hukuksal temelde, laik dendiğinde, devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması gerekliliği anlaşılmaktaydı.

Sene sadece 1937 iken, nasıl olmaktadır da Atatürk, 1925’te çarşafı tesettürü kaldırtmış ve kadınların başını açmışken, laiklik ilkesini anayasanın ikinci maddesine sokmayı başarmıştır.

 

Aslında bunun başarıyla bir ilgisi yoktur. Kadın 1925’de çarşafı tesettürü kaldırmıştır, çünkü Anadolu Türkünün dini Müslüman’dır, sünnete uyar ama itikadi açıdan Maturididir.

Maturidi dine ve ayetlere çok daha akılcı ve mantıklı yaklaşmaktadır. Bunu hemen güncel konuya karşılık gelen ayetle açıklamaya çalışalım. Nur:31:

 

24:31- Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını yere indirsinler. Cinsiyet organlarını/ırzlarını korusunlar. Süslerini/zinetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kendi kadınları yahut ellerinin altında bulunanlar yahut ihtiyaç içinde olmayan erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Süslerinden, gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hepiniz topluca Allah'a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.

 

Bu ayet tercümesi Yaşar Nuri Öztürk mealinden alınmıştır. Sayın Öztürk, burada tabiri caiz ise suya sabuna dokunmamış, tercüme esnasında hem kelimeyi tercüme etmiş hem de ne olur ne olmaz misali kelimenin Arapça orijinalinin Türkçe transliterasyonunu da koymayı unutmamış (organlarını/ırzlarını; Süslerini/zinetlerini), bir de bir kelimenin ne kadar manası var ise onları da tercümesine eklemiştir (Örtülerini/başörtülerini).

Bunları mealdeki cümlelere göre teker teker irdeliyelim.

 

1-Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını yere indirsinler: burada anlaşılmayacak bir şey yoktur.

2- Cinsiyet organlarını/ırzlarını korusunlar: burada da anlaşılmayacak bir şey yok, mana doğrudan manadır.

3- Süslerini/zinetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar: ziynet kadının cinselliğini ortaya koyan uzuvlar olup, göğüslerini ve kalçalarını ifade etmektedir. Süsler ise güzellikleri ifade etmektedir. Burada söylenen de hem bedenlerinin güzel ve çekici olabilecek yerleriyle, tabi görünen yerler müstesna (örneğin suratı), ziynet yerlerini açmamaları söylenmektedir.

4-Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.: işte bu cümle bugünkü kaosun sebebini teşkil ederken, Anadolu insanı 20li ve 30lu yıllarda şu şekilde bu emre yaklaşıyorlardı. “Humur” kelimesi ister örtü ister başörtüsü demek olsundur, emirde bu örtünün nereye örtüleceği kesin bir şekilde ifade edilmiştir: Göğüs yırtmaçlarının üzerine. İster örtü ister başörtüsü olsun bu bez parçasının başa örtülmesi emri yoktur burada. Efendim, kelime “başörtüsü” demek olduğundan, bu bez parçasının asli yeri baş örtmektir de burada bir de bu bez parçasına başın yanı sıra bir de ek olarak göğüs yırtmaçlarının örtülmesi görevi verilmiştir. Aman efendim, Allahın kelimeleri tükenmez iken, insanların yanlış anlamalarını engelleyememiş ve başınızı da örtün diyeceği yerde, “başörtüsü” kelimesinin asli görevi gerisine mi gizlenmiştir? diyeceğizdir. Hem sonra,   “baş” sözcüğü, biz kelimeyi Türkçeye çevirdiğimizde ortaya çıkmaktadır. Yoksa ne “humur” kelimesinde, ne de H-M-R kökünde başı andıracak hiçbir belirti bulunmamaktadır.

Diğer cümleleri burada açmak istemiyorum, konumuz dışındalar.

 

İşte bir mesaja akılcı yöntemlerle yaklaşma bu şekilde yapılmalıdır. Maturidi de olaya bu şekilde yaklaşmış, formalizmden uzakta durmuş, mesajın özüne önem vermiştir. Eh, tabii Maturidiyi takip eden o devrin çoğunluk Müslüman’ı, kendisine çarşafı tesettürü çıkar, başını aç denildiğinde, hiçbir şekilde rahatsız olmamış, kapanma veya açık olma o insanlar için hiçbir önemi olmadığı için, ilkeye hemen adapte olmuştur.

Bunu Atatürk çok iyi biliyordu. O kadar iyi biliyordu ki, anayasadaki ikinci maddeye değiştirme yasağı bile konmamıştı. Cumhuriyet ve laiklik, cumhura yani halka uyan kavramlardı. Aynı anayasada din ve vicdan hürriyeti kavramları da bulunmaktaydı. O tarihlerde başını inanışı gereği kapamak isteyen kadınlarımız vardı da bu itirazlarını dile getiremeyecek kadar diktacı bir rejim altında kıvranıyorlardı demek hem meclise hem de rejime haksızlık etmek olurdu.

Halbuki, tarihler 80li yılları gösterdiğinde, toplumun dinamikleri değişmiş, artık inanışı gereği başını örtmek isteyen kadınlarımız çoğalmıştı ki, o zamanın yöneticileri yeni hazırladıkları anayasaya, ilk üç maddenin değiştirilemez olduğunu, ekledikleri dördüncü maddeyle anayasada ifadeye koymuşlardır.

Zaten, 80 sonrasında o neslin gençlerine Maturidi dendiği zaman boş gözlerle baktıklarını söylesek haksızlık etmiş olmayız kanısındayım.

 

Tüm bunları inceledim ve gördüm ki, TC devletinde, Fransa’daki anlamda laiklik uygulanmıyordu. Evet, oyunun kuralları konmuştu. Ben de bu kurallara uymak üzere reşit olmayı kabul ettim ve tüm sorumlulukları da yüklendim. Artık oyunu oynamalı, tam yarı yolda oyun kuralları ve oyun sahası değiştirilmemeli diye düşünüyordum.

Böylece seneler geçti.

Bir gün- o gün bugündür- bir de baktım ki, kurallar değiştirilmeye çalışılmaktadır. Ben bu yeni kuralları bilmiyordum. Yapılması gereken yeni oyuncuların gelip bizim oyunumuzu mu bozmaları yoksa yan bahçeye geçip oradaki oyunu mu oynamaları gerekliliğiydi? Bu ne biçim bir ahit idi. Benim anam babam bu oyunun sözleşmesini imzalamışlardı. Ben de 18’e basınca bana da imzalatılmıştı.

Ya şimdi? Bir takım oyunbozanlar gelmiş, biz çelik çomak oynamasını veya cirit atmasını bilmiyoruz, isteğimiz odur ki biz tavla ve satranç oynamak istiyoruz demekteler.

 

İçimden şöyle demek geçti:

Aslanım, burada çelik çomak var, cirit oyunu var.

Tavlayla satranç ise komşuda, İran’da oynanıyor, buyurunuz sizi komşuya alalım, orada rahat rahat oynayınız.

Ve işte diyorum!!!

 

Çarşamba, Şubat 6, 2008

Her sanat eserinin bir müsveddesi vardır!

Tüm Ortadoğu ve batı kültürlerinde, biliriz ki Tanrının yarattığı ilk insan Âdemdir. Âdemin eşi olarak da, bir gün Âdem uyuklarken, bir kaburga kemiği alınarak bu kemikten Havva yaratılmıştır.  Biliriz ki Âdemin cinsiyeti erkek iken, Havva’nın cinsiyeti dişi olup, her ikisinin de göbek deliği bulunmamaktadır.  Çünkü her ikisi de doğrulmamış, Tanrı tarafından yaratılmışlardır.

Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkemizde bile bu Eski Ahit öyküsüne, bu şekliyle, inanılmaktadır. Ama bu öykünün bir Eski Ahit öyküsü olduğu, bir Tevrat öyküsü olduğu bilinmeden inanılmaktadır. İşin ilginç tarafı bu öykünün Kuransal bir öykü olduğu bile sanılmaktadır. Hatta bundan herkesler eminlerdir de. Bu sanı aslında 1400 senedir pişirilen ve insanların önüne konan bir çorbadır. Bu çorbanın neden bu şekilde pişirilmiş olduğu bilinmiyor. Ama şöyle bir gerçek var; Kuran, kendinden önce gelmiş tüm semavi kitapların doğrulayıcısı olarak indirilmiştir. Bunu Kuran kendi diliyle bize şu şekilde aktarır:

2:91- Onlara, "Allah'ın indirmiş olduğuna inanın" denildiğinde şöyle konuşurlar: "Biz, bize indirilene inanırız." Ve ondan ötesini inkâr ederler. Oysaki o, kendilerinin yanındakini doğrulayıcı bir gerçektir. Söyle onlara: "Madem iman sahibiydiniz, daha önce Allah'ın peygamberlerini niye öldürüyordunuz?"

2:97- De ki: "Kim Cebrail'e -ki o, Allah'ın izniyle Kuran’ı kendinden öncekini doğrulayıcı, insanlara yol gösterici ve müjde olarak senin kalbine indirmiştir- düşman kesilirse,

 

Madem Kuran kendinden önceki kitapları doğrulamaktadır, o halde neden Tevrat-Kuran arasında ve İncil-Kuran arasında tezat teşkil edecek bilgiler mevcuttur?

Kuranın değiştirilemezliği ve korunmuşluğu daha değişik bir tartışmanın konusudur, ama burada Kuranın değiştirilmemiş olduğunu kabul ettiğimiz anda ve buna inandığımız anda karşımıza aksi kanıtlanması zor bir iddia çıkmaktadır.  Bu iddia da Tevrat’ın da İncil’in de orijinal metnine sadık kalınmamış olmasıdır. Yani Tevrat’ın da İncil’in de orijinal metinleri bir yerlerde gizlenmektedir. O halde, madem ki Kuranın değiştirilmemiş olduğunu kabul etmekteyiz, ki bu değiştirilmemiş olma durumu bir sürü veriyle ve takip edilen yöntemler dolayısıyla çok kolaylıkla ispat edilebileceği gibi, Kuranın bizatihi kendisi bunu mükemmel bir şekilde haykırmaktadır,

(15:9- Hiç kuşkusuz, o Zikir'i/Kur'an'ı biz indirdik, biz; her hal ve şartta onu muhakkak koruyacak(hafızun) olan da biziz), kabul etmemiz gereken diğer gerçek ise, Kuranın doğrulayamadığı bu kitapları tamamladığı ve düzelttiği gerçeğidir.

 

 

 

İşte bu aşamada sizlere oldukça ilginç bir ayetten bahsetmek, bu ayete dikkatleri çekerek  değinmek istiyorum.  

 

Nisa:1- Ya eyyühen nasütteku rabbekümüllezı halekaküm min nefsiv vahıdetiv ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesırav ve nisaa vettekullahellezı tesaelune bihı vel erham innellahe kane aleyküm rakıyba

(Meal: Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan yaratan, ondan onun eşini de vücuda getiren ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbimize karşı gelmekten sakının. Adını anarak birbirinizden dilekler dilediğiniz Allah'tan korkun. Rahimlerin haklarına saygısızlıktan da sakının. Şu bir gerçek ki Allah, Rakib'dir, sizin üzerinizde sürekli ve titiz bir gözetleyicidir.) 

 

Bu ayete paralel olarak, yine aynı şekilde aynı anlamları taşıyan ve aynı kelimeleri kullanan, ama  sadece "ceale" sözcüğüyle farklılaşan Araf:189 ayeti vardır.

Araf:189 da buraya kopyalarsak;

Araf:189 - Hüvellezi halekaküm min nefsiv vahidetiv ve ceale minha zevceha li yesküne ileyha felemma teğaşşaha hamelet hamlen hafifen fe merrat bih felemma eskalet deavellahe rabbehüma lein ateytina salihal lenekunenne mineş şakirin.

(Meal: O, odur ki, sizi bir tek canlıdan yarattı, eşini de ondan vücuda getirdi ki, gönlü buna ısınsın. Eşini sarıp kucaklayınca o, hafif bir yük yüklendi de bir süre onu gezdirdi. Ağırlaştığında ikisi birden Rablerine şöyle dua ettiler: "Bize iyi huylu, yakışıklı bir çocuk verirsen yemin ederiz, şükredenlerden olacağız.")

görülür ki aynı nefsden yaratma bolümü iki ayette de aynıdır. Fakat eşin ortaya konmasına iş geldiğinde birinci ayette “yaratmak” fiili kullanılırken neden ikinci ayette “yapmak”(ceale) fiili kullanılmaktadır?

 

Yukarıda verilen tercümeler, bu ayetlerin klasik tercümeleri olup, beş aşağı on yukarı tüm meallerde aynı şekilde meallendirilmiştir.

Halbuki, Nisa:1'in Türkçe tercümesi şu şekilde yapılabilir:

Nisa:1- Ey insanlar! Rabbinizi dinleyin ki, O, sizi  tek bir nefsten yarattı, ondan (nefsden) o dişinin eşini de yarattı, ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti ...... ve adına birbirinizden isteklerde bulunduğunuz ALLAH'a saygı gösterin; akrabalara da... ALLAH elbette sizi Gözetlemektedir.

  

Aynı şekilde bu tercümeyi şu şekilde yapmak da mümkündür:

Nisa:1- Ey insanlar!Rabbinizi dinleyin ki, O, sizi tek bir nefsden yarattı, o nefsden de o nefsin eşini yarattı ve ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti ........ 

 

Klasik kabullere göre bu tercüme şu şekilde yapılmaktadır ki bu da insanı yanlış anlamlara sürüklemektedir.

Nisa:1- Ey insanlar! Rabbinizi dinleyin ki, O, sizi  tek bir nefsten yarattı, ondan da onun eşini yarattı, ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti…..

 

Bu şekilde bir tercümeden tabii ki Rabbin bizi bir tek nefsden yarattığını ve o ilk yaratılandan da, o ilk yaratılanın eşini yarattığını anlamaktayız. Bu manayı anlamamız için yetişmiş olduğumuz kültür de yeterince bizleri etki altında bırakmaktadır. Eski ahit Yaratılış bölümünde bakın nasıl bir anlatım vardır.

 

Tekvin2:21-24-RAB Tanrı Adem'e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı./ Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın Yaratarak onu Adem'e getirdi./ Adem, "İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir" dedi, "Ona 'Kadın denilecek, Çünkü o adamdan alındı."/ Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.

 

Halbuki Kuran ayetlerinde bu durum Eski Ahitteki gibi anlatılmamıştır. Mademki Kuran tüm diğer semavi kitapların tamamlayıcısı ve düzelticisidir, o halde Kuran anlatımı bizi en layıkıyla bağlamalıdır.

Burada anlatılan odur ki, ortada bir “nefs” vardır. Ve kabaca, ilk yaratılan da, eş de o aynı nefsden yaratılmaktadır. Fakat burada yaratılan nedir. Aynı nefsden yeni nefsler mi yaratılmaktadır, yoksa aynı nefsden bedenler mi yaratılmaktadır?

 

Nisa:1 ayetinin tercümeleri ele alındığında her iki tercüme de aslında doğrudur. Öncelikle bir bütün nefsden, bir nefs yaratılmakta ve yine o aynı nefsden(minha) – ki nefs kelimesi Arapçada dişi bir kelimedir ve “ha” eki ile belirtilmektedir -  yaratılan nefsin zevcesi yani eşi yaratılmaktadır (zevceha). Bu yaratılış yeryüzü boyutunda olan bir yaratılış değildir. Şimdi bu iki eşin bedenlenmeleri gerekmektedir. İşte Yüce Yaratan burada mucizevî bir kelime oyunuyla bizlerin nefislerinin aynı “bütün” nefsden yaratıldığını ama bizleri bedenlerken ilk başlangıçta beden olarak kadının yaratıldığını, devamında o kadının eşi olarak – o kadından- erkeğin yaratıldığını ve bu her ikisinden de pek çok erkek ve kadının ürediğini belirtmiştir.

 

 

 

Surenin adı Nisa-Kadınlar suresidir ve bu anlatılanlar bu surenin birinci ayetinde yerlerini bulmuşlardır.

Bu aşamada ister istemez şu tespiti yapmak mümkündür.  Allah yeryüzüne bir halife atayacaktır,

(2:30-  Bir zamanlar Rabbin meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysa ki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsatıp yüceltiyoruz."Allah şöyle dedi: "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim.")

bu halifenin adı Ademdir, (2:31-Ve Adem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere göstererek şöyle buyurdu: "Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz.")

cinsiyeti kadındır.

Bu tespit doğru olabilir mi? Bunu ancak Kuranın kendisinden öğrenebiliriz. Bakın Araf suresi ayet 12’de nasıl bahsedilmiştir:

7(Araf):12-Allah buyurdu: "Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?" İblis dedi: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."

7(Araf):12- Kale ma meneake ella tescüde iz emartük kale ene hayrum minhu halakteni min nariv ve halaktehu min tıyn.

 

İblis “ben ondan hayırlıyım” derken bu cümledeki ondan zamiri, Ademi işaret etmektedir. Zamirler Arapçada, ulandığı ismin cinsiyetine göre değişik formlar alırlar. Türkçede kelimelerin cinsiyetleri olmadığı için tercümelerde isimlerin cinsiyetlerinin farkında olmayız. “Ondan” işaret zamiri Arapçada “min-hu” olarak Ademi işaret etmektedir. Ve erkek olarak işaret etmektedir. Adem dişi olsaydı o durumda “min-ha” denecek idi. Dolayısıyla Adem erkektir.

Buradan da ancak şu anlaşılabilir. Evet ilk yaratılan insan dişidir. Ama yeryüzüne atanan halife Ademdir, ve cinsiyeti erkektir.

Diğer bir ispat da Al-i İmran suresi ayet 59’da gizlenmiş durumdadır.

3(Al-i İmran):59- Allah katında İsa'nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" dedi. Artık o, olur.

 

21(Embiya):91- Ve o, cinsiyet organını/ırzını titizlikle koruyan kadın. Onun bağrına ruhumuzdan üfledik de kendisini ve oğlunu âlemler için bir mucize yaptık.

İsa’nın yaratılışı bakire Meryem’in rahmine KutsalRuh tarafından atılan topraktan oluşmuş bir öz münasebetiyle olmuştur.  Ademin durumu da aynı şekilde olmuş, önce dişi yaratılmış, sonra kutsal ruh topraktan bir özü (23(Muminun):12-Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık.) dişinin rahmine atmış ve böylece Âdem yaratılmıştır. Âdemin yaratılışında ona öz ruhtan da üflenmiştir. Dikkat edilecek olursa, ilk yaratılan dişinin yaratılışında, ona öz ruhtan üflenmemektedir.  Daha sonra bu ikisinden pek çok erkek ve kadın üremiştir denmektedir.  Sanki öz ruh sonraki nesillere sadece erkek kromozomundan geçmektedir. Ve de sadece erkek çocuğa geçmektedir. Belki de soyun erkek üzerinden devam etmesi bu sebepledir, kim bilir? Bu arada dişinin nefsani bir varlık olduğunu, erkeğin ise hem nefsani hem de rabbani bir varlık olduğunu üzülerek söylemek mecburiyetindeyim.

 

Ne kadar ilginçtir ki, anne karnındaki ambriyo, fötüs evresine gelene kadar çeşitli evrelerden geçer. Bu evreler arasında bebeğin cinsel organları da evrelerden geçerlerken, öncelikle dişi cinsel organ gelişim gösterir, bebek dişi olacaksa, cinsel organ vagina olarak kalmakta ve gelişmektedir. Aksine bebek erkek olacaksa, vagina zaman içerisinde penise dönüşmekte ve bebek erkek olarak doğmaktadır. Anne karnında bebeğin cinsiyetinin tespiti bu yüzden belli bir süre sonra yapılmaktadır. Yani her bebeğin bedenlenişinde de önce dişi sonra erkek unsurlar ortaya çıkmaktadır.

 

Araf:189 ayetine gelinecek olursa, buradaki anlatım biraz değişiktir. Her birimizin aynı bütün nefsden yaratıldığımız(halekaküm) söylenmekte ama o aynı nefsden(minha), sükunet bulması için (yeskune) o dişinin (ha) eşinin(zevce) yapıldığı/vücuda getirildiği(ceale) dile getirilmekte ve devamında dişinin eşine sarıldığı ve hafif bir yükle yüklendiği ifade edilmektedir. Buradaki anlatım tamamen fiziksel dünyada olup bedenlenme ve hamile kalma işlemleri üzerinedir. 

Araf:189-Hüvellezi halekaküm min nefsiv vahidetiv ve ceale minha zevceha li yesküne ileyha felemma teğaşşaha hamelet hamlen hafifen fe merrat bih felemma eskalet deavellahe rabbehüma lein ateytina salihal lenekunenne mineş şakirin.
 
Araf:189-O'dur sizi bir tek nefsten yaratan. Sükunet bulması için o nefsten de o dişinin eşini yaptı. Ardından, (eşi) o dişiye sarıldı, hafif bir yükle yüklendi ve bir süre sonra ağırlaştı. Her ikisi Rab'leri ALLAH'a: "Bize kusursuz bir çocuk verirsen şükredenlerden olacağız," diye yalvardılar.

 

İlk dişi ile, ondan olup da aynı zamanda onun eşi de olan Âdemin birlikteliğinden pek çok erkek ve kadın üremiştir. Bu üreyen erkek ve kadına Kuran Âdem oğulları (beni ademe) ünvanını vermiştir. (beni Âdem,  Âdem oğulları demek olduğu kadar Âdem yavruları, Âdem çocukları manasına da gelmektedir?). Bu özel bir addır. Kanımca bu ad bu varlıklara, kendi aralarında üreme izni verildiği için uygun görülmüştür. Bu varlıkların kendi aralarında üremelerinde, kan karışması açısından herhangi bir sorun olmamış, Allah bu izni vermiştir kanısındayım. Bu durum Nuh tufanına kadar bu şekilde devam eder. Nuh tufanından sonra ise bu varlıklara artık Âdem oğulları değil, insan diye hitab edilmiştir.(Araf suresinin okunmasında bu durum rahatlıkla anlaşılabilmektedir). Bu aşamadan sonra bir dişi ve bir erkekten doğanlara “insan” diye hitap edilmektedir. (49(Hucurat):13- Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, kötülüklerden en çok korunanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.)

 

Bu aşamada şu “Her sanat eserinin bir müsveddesi, bir taslağı vardır. Onun için Allah önce erkeği yarattı” deyişini de artık tartışmaya açmak gerekmez mi?

 

Kıssadan hisse :

İlk dişinin göbek deliği yoktur, evettir, ama Ademin göbek deliği vardır, nasıl ki İsa’nın vardır, aynı durumda olan Ademin de vardır, çünkü Adem ilk dişiden doğmuştur.

 

Not: Bunlar Kurandan benim çıkarımlarımdır, elimden geldiğince doğru tercüme yapmaya çalışmışımdır, yanlış anlaşılmasındır!

Pazar, Ocak 6, 2008

YÜCE KONSEY

Kuran okumaya ilk başladığım yıllarda, ki o zaman Kuranı Türkçe meallerinden okuyabiliyordum, kafam daha Bakara suresini okumaktayken karışmaya başlamıştı bile. Bakıyordum Allah konuşuyordu, bakıyordum O bu sefer kendisinden biz diye bahsediyordu. Daha da kötüsü, Allah, “yalnız sana kulluk eder, yalnız senden medet umarız” demekteydi. Sonradan öğrendim ki(?) bu ayeti Allah insanların ağzından konuştururmuş. Meğerse aslında bu bizlerin etmesi gereken bir duaymış. Birinci sure olan Fatiha suresinden bahsediyorum:

1:1  Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla...

1:2  Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adır.

1:3  Rahman'dır, Rahim'dir O.

1:4  Din gününün Malik'i, sultanıdır O...

1:5  Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

1:6  Dosdoğru yola ilet bizi...

1:7  Kendilerine nimet verdiklerinin, üzerlerine gazap dökülmemişlerin, karanlık ve şaşkınlığa saplanmamışların yoluna...

 

Sonraları bu sure sürekli beni rahatsız etti. Manasında olağanüstü bir şeyler bulunuyordu. Müslüman’ın her namazının her rekâtında illa ki okunması gerektiği söylenen bu sure, ayetlerdeki tavsiyeleri eden varlık sarih bir beyinle düşününce tüm sihrini yitiriyordu. İkinci, üçüncü ve dördüncü ayetlerde, konuşan varlık, bize Allahı tanıtırken, beşinci ayetten sonra aniden yalnız O’ndan yardım dilediğini, yalnız O’na ibadet ettiğini bildiriyor ve O’na dua etmeye başlıyordu. Ama hani bu varlık Allah idi? Eğer bu varlık Allah ise, Allah kime ibadet ediyor ve kimden yardım diliyordu? Yoksa o konuşan varlık Allahın bizatihi kendisi değil miydi? Bu olabilir miydi?

Tekâmül etmeye ve ayetlerin Arapçalarını da okumaya başladığım zaman, ancak olayları ayırt etme imkânını buldum.

 

Kuranda beşer ağzıyla bir mesaj iletilmek istendiği zaman, ya bu görev “de ki” emir kipiyle resule yüklenir ya da “dediler” ve “derler” şeklinde bir grubun veya bir kavmin Kuranda konuşması sağlanır. Bakın aşağıdaki örnekler söylediklerimizi ne şekilde desteklemektedirler:

 

112:1  De ki: "O, Allah'tır; Ahad'dır, tektir.

113:1  De ki, "Şafağın Rabbine sığınırım."

114:1  De ki: "İnsanların Rabbine sığınırım.

4:77    Kendilerine, "ellerinizi çekin, namazı kılın, zekatı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca, içlerinden bir grup insanlardan Allah'tan korkmuş gibi hatta daha şiddetli bir korkuyla korkar oldu. Ve şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Ne diye yazdın üzerimize savaşı; yakın bir süreye kadar bizi erteleseydin ya!" De ki: "Dünya nimeti çok azdır. Kötülükten sakınan için ahiret daha hayırlıdır. Bir yıl kadar bile zulme uğratılmazsınız."

10:2    "İnsanları uyar, iman edenlere de kendileri için Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele" diye içlerinden bir er kişiye vahiy göndermemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? Küfre batanlar: "Bu adam açık bir büyücüdür."dediler.

2:8      İnsanlar içinden bazıları vardır, "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler ama onlar inanmış değillerdir.

 

112:1’de “De ki” emrini veren, ayetin devamında Allahtan bahsettiğine göre, Allahın kendisi olmamalıdır. Aynı şekilde 113:1ve 114:1’de de aynı yazı formu korunduğuna göre, bu emri veren kim veya kimlerdir?

4:77 ayetinde de olayı anlatan bir varlık vardır ama bu varlık Allah değildir. Anlatan Allah olsaydı, olayın içerisinde Kendinden bahsedeceği zaman “Allah’tan korkmuş” şeklinde değil, birinci tekil şahıs kullanıp, “Ben’den korkmuş” şeklinde bir kalıp kullanması gerekmez miydi? Aynı durum 10:2 ve 2:8 ayetleri için de geçerlidir. O halde bu ve bunun gibi ayetlerde konuşan varlık kimdir?

 

Bu tip konuşmaların yanında, bizatihi Allahın konuşmasına da rastlarız Kuran’da.

2:40  Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetimi hatırlayın; bana verdiğiniz söze vefalı olun ki, ben de size ahdimde vefalı olayım. Ve yalnız benden çekinin.

2:41  Beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğuma inanın. Onu ilk inkar eden siz olmayın. Benim ayetlerimi az bir bedel karşılığı satmayın.Ve yalnız benden sakının.

 

Görüldüğü gibi Allah Kuranda konuştuğu zaman çok doğal olarak birinci tekil şahıs kullanmaktadır. Klasik kabullerde, bu durumu açıklamaya çalışan müctehidler, Kuranda konuşan varlığın sadece Allah olduğunu ve O’nun bazen birinci tekil şahıs bazen de birinci çoğul şahıs kullandığını söylemişlerdir. İçinden çıkılmaz durumlar söz konusu olduğunda da, biz diye konuşan varlıkların insan olduğunu ve Allahın ayetlerde kullarını konuşturduğunu savunmuşlardır.

Halbuki Kuranın çoğu yerinde, kendisine “biz” diye hitap eden, konuşan bir topluluk bulunmaktadır:

1:5 Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

2:34  O vakit biz meleklere, "Âdem’e secde edin" demiştik de İblis dışında tümü secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu.

2:138  Allah'ın boyasını esas alın. Allah’tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O'na kulluk ederiz.

31:12  Andolsun biz, Lukman'a şu yolda hikmet verdik: "Allah'a şükret." Şükreden kendisi lehine şükreder. Nankörlük edense şunu bilmeli: Allah Gani'dir, Hamid'dir.

 

Bu ayetler gibi yüzlerce ayet bulunmaktadır. Kuranın genelinde işte bu topluluk konuşmaktadır. Anlatımın büyük bir kısmını, bu topluluk yapmaktadır. Bu topluluk kimlerden oluşmaktadır? Kimlerdir bu topluluğun üyeleri? Bakınız Saffat:164:165:166 ayetleri bu varlıkları ne şekilde tarif etmişdir.

 

37:164  Bizim, istisnasız her birimizin bilinen bir makamı vardır.

37:165  O saf saf dizilenler elbette biziz.

37:166  O durmadan tespih edenler elbette biziz.

 

Ve de surenin başında o saf bağlayıp dizilenlere, zikir okuyanlara yeminler edilmektedir.

 

37:1  Andolsun o saf bağlayıp dizilenlere/o saflar tutturup sıraya dizenlere/o kanatlarını açıp toplayarak uçanlara,

37:2  O haykırarak sevk edenlere/o göğüs gererek duranlara,

37:3  O Zikir okuyanlara,

37:4  Ki sizin ilahınız hiç kuşkusuz bir ve tektir.

37:5  Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir O; doğuların da Rabbidir O.

 

Bu “BİZLER” saf saf dizilmekte olanlar, sıraya dizenler, kanatlarını açarak uçanlar, sevk edenler, o göğüs gererek duranlar, zikir okuyanlar, o şekil varlıklardır ki, o varlıklar üzerine yemin edilmekte, sonrasında bu BİZLERİN her birinin birer makamı olduğu bildirilmekte ve mütakiben, o saf saf dizilenlerin elbette BİZLER olduğu ve bu BİZLERİN mütemadiyen tespih eden varlıklar olduğu belirtilmektedir. Bu davranışlar içerisinde bulunan varlıkların tanımını Kuran Bakara:30 ve Nahl:49 ayetlerinde yapmıştır:

2:30    Bir zamanlar Rabbin meleklere: "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım." demişti de onlar şöyle konuşmuşlardı: "Orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın? Oysaki bizler, seni hamd ile tespih ediyoruz; seni kutsayıp yüceltiyoruz."Allah şöyle dedi: "Şu bir gerçek ki ben, sizin bilmediklerinizi bilmekteyim."

16:49  Göklerdeki ve yerdeki yürüyen hayvanlar/canlı şeyler (irade verilmemiş, dabbe) da melekler de yalnız Allah'a secde ederler ve hiç de büyüklük taslamazlar.

 

Bu varlıklar tahmin edebileceğimiz gibi elbette meleklerden bir gruptur. Fakat bu grubu meydana getirmiş olan melekler yüceltilmiş meleklerden oluşmaktadır.

Bakınız Saffat:8 bu grubu nasıl tanımlamaktadır:

 

37:8  Onlar ne kadar çırpınsalar da o YÜCE KONSEYi dinleyemezler. Ve her taraftan atışa tutulurlar;

37:8  La yessemmeune ilel MELEİL A’LA ve yukzefune min külli canib

 

 

Ve Sad:65:66:67:68:69:70 ayetleri bu konseyden bahsederken bakın nasıl bir tanımlama getirmektedir:

38:65  De ki: "Ben, sadece bir uyarıcıyım. O Vahid ve Kahhar Allah'tan başka ilah yoktur."

38:66  "Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi'dir O. Aziz ve Gaffar..."

38:67  De ki: "Büyük bir haberdir o."

38:68  "Yüz çevirip duruyorsunuz ondan."

38:69  "Onlar tartışırlarken, o YÜCE KONSEY hakkında benim hiçbir bilgim yoktu."

38:70  "Bana, sadece açık bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."

 

Yüceltilmiş meleklerden oluşan bu Yüce Konsey üyeleri Allahın emriyle, Kurandan anladığımız kadarıyla sürüyle görev yerine getirmektedirler. Bunu Nahl:49-50 ayetlerinden çok rahatlıkla görebiliriz.

 

16:49-50 Göklerdeki ve yerdeki yürüyen hayvanlar/canlı şeyler(dabbetiv) de melekler de yalnız Allah'a secde ederler ve hiç de büyüklük taslamazlar. Üstlerinde egemen olan Rablerinden ürperirler ve emredildikleri şeyi yaparlar.

Gelin şimdi birlikte bu vazifelerin neler olduğunu bizatihi Kuran ağzından irdeleyelim.

 

1-Can alma vazifesi

6:61 O, kulları üzerinde egemendir ve üzerinize koruyucu melekler gönderir. Sizden birine ölüm geldiği zaman elçilerimiz onun canını hiç vakit geçirmeden alırlar.

6:93 ALLAH adına yalan uydurandan ve kendisine hiçbir şey vahyedilmediği halde, "Bana vahyediliyor," diyenden ve " ALLAH'ın indirdiği gibi ben de indireceğim," diyenden daha zalim kim olabilir! Can çekişmesi anında zalimleri bir görsen! Melekler, ellerini uzatmıştır: "Canınızı verin! ALLAH hakkında gerçek olmayanı söylemenizden ve onun ayetlerini (vahyini ve mucizelerini) kibir ve gururla karşılamanızdan dolayı bugün utanç verici azapla cezalandırılacaksınız. "

10:46 Onlara söz verdiklerimizin bir kısmını sana göstersek de veya canını alsak da, onların son dönüş yeri bizedir. Sonra ALLAH onların yaptıkları her şeye de tanıktır.

16:28 Öz benliklerine zulmedip durdukları bir sırada, meleklerin canlarını aldıkları kişiler şöyle diyerek teslim bayrağını çekerler: "Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk." İş hiç de öyle değil. Allah, sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilmektedir.

 

2-Askeri kuvvet birimi olma vazifesi

9:26 Sonra Allah, resulünün üzerine de müminlerin üzerine de sükunetini indirmiş, ayrıca sizin görmediğiniz ordular göndermiş de küfre sapanlara azap etmişti. Kâfirlerin cezası işte budur.
9:40 Eğer siz ona yardım etmezseniz bilin ki, Allah ona zaten yardım etmişti. Hani küfredenler onu iki kişinin ikincisi olarak yurdundan çıkardıklarında, mağarada bulundukları bir sırada arkadaşına şöyle diyordu: "Tasalanma, Allah bizimle." Bunun üzerine Allah ona sükûnet indirmiş ve kendisini sizin görmediğiniz ordularla desteklemişti de küfre sapanların sözünü sefil kılıp alçaltmıştı. Allah'ın sözü ise yüce olanın ta kendisidir. Allah Aziz'dir, Hakim'dir.

28:40 Biz de onu ve askerlerini yakalayıp hepsini suyun içine fırlattık. Bak, nasıl oldu zalimlerin sonu!

33:9 Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın! Hani, üstünüze ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular salmıştık. Allah, yapmakta olduklarınızı iyice görmektedir.

48:4 O odur ki, müminlerin gönüllerine, imanları beraberinde iman geliştirsinler diye, mutluluk ve huzur indirdi. Yalnız Allah'ındır göklerin ve yerin orduları. Alim'dir Allah, Hakim'dir.
48:7 Yalnız Allah'ındır göklerin ve yerin orduları. Aziz'dir Allah, Hakim'dir

74:31 Biz, cehennem yaranını hep melekler yaptık. Ve biz onların sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da; "Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?" desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Bu, insan için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir.

 

3-Zararlardan koruma vazifesi

13:37 İşte biz o Kuran’ı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik. Eğer sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, Allah'tan sana ne bir dost nasip olur ne de bir koruyucu.

13:11 Her bir için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah'ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, iç dünyalarındakini değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah dışında koruyucu bir dost da olamaz.

6:61 Kulları üzerinde egemenlik sahibi Kaahir'dir O. Üzerinize koruyucular gönderir. Nihayet ölüm birinize geldiğinde, elçilerimiz onu vefat ettirirler. Ne vaktinden önce iş yaparlar onlar ne de vaktinden sonra.

42:44 ALLAH kimi saptırmışsa, artık O'ndan sonra onun bir koruyucusu yoktur. Azabı gördüklerinde, zalimlerin, "Bizim için bir şans daha yok mu?" dediklerini görürsün.

86:4 Hiçbir benlik yoktur ki, üzerinde bir koruyucu/bir bekçi bulunmasın.

82:10 Ve şu kuşkusuz ki, sizin üzerinizde koruyucular bekçiler var.

 

4- Elçilik vazifesi

6:61 Kulları üzerinde egemenlik sahibi Kaahir'dir O. Üzerinize koruyucular gönderir. Nihayet ölüm birinize geldiğinde, elçilerimiz onu vefat ettirirler. Ne vaktinden önce iş yaparlar onlar ne de vaktinden sonra.

7:37 Yalan düzerek Allah'a iftira eden yahut O'nun ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kim vardır? İşte bunların Kitap'tan nasipleri kendilerine ulaşır, nihayet elçilerimiz onlara gelip canlarını alırken şöyle derler: "Allah dışındaki yakardıklarınız nerede?" Şu cevabı verirler: "Bizden uzaklaşıp kayboldular." Böylece, öz benlikleri aleyhine kendilerinin kâfir olduğuna tanıklık ettiler.

11:77 Elçilerimiz Lut'a geldiğinde onlar için kaygılanmış, göğsü daralmış da şöyle demişti: "Bu, zorlu bir gün!"

11:81 Melekler dediler: "Biz senin Rabbinin elçileriyiz. Sana asla el süremezler. Gecenin bir yerinde aileni götür. İçinizden hiç kimse geri kalmasın; karın müstesna. O, ötekilere çatan belaya çarptırılacaktır. Onların azap vakti, sabah vaktidir. Sabah da ne kadar yakın, değil mi?"

29:31 Elçilerimiz, İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: "Biz şu kentin halkını helak edeceğiz. Çünkü ora halkı zalim oldular."
29:33 Elçilerimiz Lut'a gelince, onlar yüzünden fenalaştı, eli-kolu birbirine dolandı. "Korkma, tasalanma dediler, biz seni de aileni de kurtaracağız. Ama karın azaba terk edilenlerden olacaktır."

35:1 Hamd, Fatır olan Allah'adır; gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan O'dur. Yaratışta/yaratılmışlarda dilediğini artırır O. Hiç kuşkusuz, Allah her şeye gücü yetendir.

36:14 Hani biz onlara iki kişi göndermiştik, onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine biz, üçüncü bir kişiyle destek vermiştik. Şöyle demişlerdi:"Biz, size gönderilen elçileriz."

 

5-Dua etme vazifesi

33:43  O’dur salat eden/dua eden size ve melekleri de; çıkarırlar sizi karanlıklardan nura ve müminlere merhametlidir O.

 

6- Uyarıcılık vazifesi

6:48  Biz o gönderilen elçileri, müjdeciler ve uyarıcılar olmaktan öte bir şey için göndermiyoruz. İman edip hayrı ve barışı yerleştirenlere korku yoktur. Tasalanmayacaklardır onlar.

16:2  Kullarından dilediğine melekleri, emrinden olan ruh ile indirip şu şekilde uyarır: "Gerçek şu: Benden başka ilah yok, o halde benden korkun."

 

7-Yaratma vazifesi

6:99 Size gökten su indiren de O'dur. Biz o suyla her şeyin bitkisini çıkardık. Ondan da bir yeşillik çıkardık. O yeşillikten birbiri üzerine binmiş daneler çıkardık. Hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzümlerden bağlar, zeytin, nar çıkardık. Birbirine benzeyeni var, benzemeyeni var. Meyve verdiğinde ve meyveler olgunlaştığında bir bakın onun ürününe! Bu size gösterilenlerde, iman eden bir topluluk için, çok ibretler vardır.

7:11 Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere: "Âdem’e secde edin" dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.
7:179 Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.
7:181 Bizim yarattıklarımızdan bir ümmet var ki, hakka rehberlik eder ve onunla adalet sunarlar.

15:26 Andolsun, biz insanı; kuru çamurdan, değişken-cıvık bir balçıktan yarattık.
15:85 Biz gökleri, yeri ve bunların arasındakileri hak olarak yarattık. O saat elbette gelecektir. Şimdi sen, uzanan ellerini tut, güzel davran!

16:40 Biz bir şeyi dilediğimizde, onun hakkında söyleyeceğimiz söz, "ol" demekten ibarettir; o hemen oluverir.

17:70 Andolsun, biz, Ademoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde binitlerle yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.

19:67 Hatırlamıyor mu insan; o daha önce hiçbir şey değilken, onu biz yarattık.

20:53 Yeryüzünü size beşik yapan, onda sizin için yollar açan, gökten su indiren O'dur. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.

20:55 Sizi yerden yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve oradan sizi bir kez daha çıkaracağız.

22:5 Ey insanlar! Ölümden sonra dirilme konusunda kuşku içinde olabilirsiniz. Ama şu bir gerçek ki, biz sizi bir topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan/döllenmiş bir karışımdan, sonra ne olduğu kısmen belirli, kısmen belirsiz bir et parçasından yarattık ki, size açık-seçik beyanda bulunalım. Ve sizi rahimlerde, belirlenen bir süreye kadar dilediğimiz şekilde bekletiyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz. Daha sonra da tam kuvvetinize ulaşmanızı sağlıyoruz. Bununla birlikte içinizden bir kısmı öldürülüyor, yine içinizden bir kısmı ilimden sonra bir şey bilmesin diye ömrün en basit ve düşük noktasına geri gönderiliyor. Yeryüzünü de sönmüş kül halinde görürsün. Nihayet onun üzerine suyu indirdiğimizde titrer, kabarır ve her güzel/bereketli çiftten bir şeyler bitirir.

35:27 Görmedin mi, Allah, gökten bir su indirdi. Onunla, renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan da yollar var; beyaz, kırmızı, değişik renklerde. Ve simsiyah yollar da var

36:33 Ölü toprak onlar için bir mucizedir. Onu dirilttik, ondan dane çıkardık; bak işte ondan yiyorlar.

36:42 Onlar için gemilere benzer, binecekleri başka şeyler de yarattık.
36:71 Görmediler mi, ellerimizin yapıp ettiklerinden, kendileri için nice hayvanlar yarattık da onlar, bu hayvanlara sahip oluyorlar.

44:39 İkisini de, sadece gerçeği göstermek üzere yarattık. Ama onların çokları bilmiyorlar.

46:3 Gökleri ve yeri ve ikisi arasındakileri hak olarak ve belirlenmiş bir süre için yarattık biz. Küfre batanlarsa uyarılmış oldukları şeyden yüz çevirmektedirler.

49:13 Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, kötülüklerden en çok korunanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.

50:16 Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız.
50:38 Andolsun, biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yarattık. Ve bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.

51:49 Herşeyden iki çift yarattık ki düşünüp anlayabilesiniz.

54:49 Şu bir gerçek ki, biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.

56:57 Sizi biz yarattık, biz! Tasdik etseydiniz olmaz mıydı?

70:39 Hayır, ummasınlar! Gerçek şu ki biz onları, bildikleri şeyden yarattık.

76:2 Doğrusu, biz insanı karışım olan bir spermden yarattık. Halden hale geçiririz onu. Sonunda onu işitici, görücü yaptık.
76:28 Biz yarattık onları ve kuvvetli yaptık bağlarını/eklemlerini. Dilediğimizde benzerleri ile değiştiririz onları.

78:8 Sizleri çiftler/eşler olarak yarattık.

90:4 Biz insanı gerçekten bir sıkıntı ve zorluk içinde yarattık.

95:4 Biz insanı gerçekten en güzel bir biçimde yarattık.

 

Tüm bu yukarıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır ki Allahın emrini yerine getiren ve O’nun yaratıcılık sıfatıyla donatılmış VARLIKLAR, sorumlu oldukları yerlerde madde, bitki ve canlı yaratma görevlerini üstlenmişlerdir.

 

8-Arşı taşıma vazifesi

40:7 Arşı yüklenip taşıyanlar ve onun çevresindeki şuurlular Rablerinin hamdi ile tespih ederler ve ona inanırlar. İman sahipleri için de şöyle af dilerler: "Rabbimiz! Sen herşeyi rahmet ve ilim halinde kuşattın. Tövbe edip senin yoluna uymuş olanları bağışla. Ve onları cehennem azabından koru!"

9-Yazıcılık vazifesi

43:80  Yoksa onların sırlarını, fısıltılarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır, öyle değil; elçilerimiz yanlarında yazıp duruyorlar.

45:29  Bu bizim kayıtlarımız, sizinle ilgili her şeyi bütün gerçekliğiyle anlatır: çünkü yaptığınız her şeyi kayda geçirmiştik!"

50:17  Sağında ve solunda oturmuş iki görevli, kayıt yapmaktadır.

50:18  Bir söz sarf etmeye dursun, yanındaki gözcü hemen zapt ediverir.

 

10-Kılavuzluk vazifesi

50:19-21 Ölüm sarhoşluğu hak olarak geldi. İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir. Ve sura üfledi. İşte bu, geleceği vaat edilen gündür. Her benlik, yanında bir kılavuz, bir de tanık olduğu halde gelir.

 

11-Taksimat vazifesi

51:1-4 O tozutup savuranlara/o kırıp un-ufak edenlere, O ağırlık taşıyanlara, O kolayca akıp gidenlere/o rahatça yüzenlere, O iş ve oluşu bölüştürenlere andolsun ki,

 

12-Toplumları helak etme vazifesi

70:40-41 İş, onların sandığı gibi değil! Doğuların ve batıların Rabbine andolsun ki, biz gerçekten gücü yetenleriz; Onları kendilerinden daha üstün olanlarla değiştirmeye... Ve biz önüne geçilebilecekler değiliz.

17:16  Biz bir ülkenin/medeniyetin/toplumun mahvedilmesini gerek gördüğümüzde, onun servet ve nimetle şımarmış ele başlarını yöneticiler yaparız da onların orada bozuk gidişler sergilemelerine müsaade ederiz. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz.

 

 

Yüce Konsey’in görüldüğü üzere bu âlemde çok özenle seçilmiş görevleri bulunmaktadır. Bu görevleri yerine getirmelerinin tek sebebi, Allahın emretmesi ve izin vermesiyle ilgilidir. Tüm bu düzen, bedenlenen benlikler olan insanın yeryüzünde takip edilebilmesi, yalnız bırakılmaması için kurulmuştur.

 

ALLAH, BENLİKLERİ, HALİFELER OLMALARI İÇİN ATAYACAĞI YER YÜZÜNDE, SINAVLARDAN GEÇMEK İÇİN BEDENLEDİĞİNDE VE İÇLERİNE KENDİ RUHUNDAN ÜFLEDİĞİNDE, ARTIK O BENLİKLER KENDİLERİYLE YAPILAN SÖZLEŞMELERİN HAKLARINI VERENE KADAR DİDİNECEKLER VE ÇALIŞACAKLARDIR.  SINAVLAR, BENLİKLERİN EN İYİ TEKÂMÜL SEVİYESİNE ULAŞANA KADAR DEVAM EDECEKTİR. SONUNDA DEĞİŞİK MÜKEMMELİYET MERTEBELERİNE ERİŞMİŞ OLAN BENLİKLER, “RUH”LAŞMIŞ BENLİKLER OLARAK O’NUN YANI BAŞINDA YERLERİNİ ALACAKLARDIR.

DİĞER BİR DEYİŞLE “O’NA DÖNDÜRÜLECEKSİNİZ”

 

Çarşamba, Aralık 19, 2007

KOPYA KURBAN CAİZ Mİ?

Hani, her sabah saat 9:00 sularında iş yerime gitmek üzere evimden çıkıyorum; yolum uzun, her defasında bir saatimi alıyor; akşamları da aynı trafiğe kalmamak için 15:30’da terk-i daire yaparım; yol yine bir saat sürer; bu iki saatlik yol sürelerimi değerlendirmek için İstanbul radyolarındaki çeşitlemeleri dinlerim; güzel programlar yapmaktalar; bu programlar havadan-sudan sohbet programları olduğu kadar, ciddi olduklarına inanmış olduğum haber programları da olmakta, demiştim ya, bu sabah (19.12.2007-Cıharşambe) yine aynı saatlerde yola çıktım. Dün akşamdan kalma radyo kanalında bir haber programı yayında.

 

Program sunucusu, bayram yaklaşıyor ya, benim Allaha Yakınlaşma Bayramı diye adlandırdığım, ama büyük bir çoğunluk bazılarının Kurban Bayramı diye adlandırdığı bayram yaklaşıyor, eh tabii kurbanlar da gırtlaklanacak, bir röportaj yapmışlar, onu banttan veriyor, soruyor şimdi halktan insanlara, “Efendim biliyorsunuz şimdi klonlanmış koyunlar üretildi, kopya yani, bunları bayramda kurban eder misiniz? Kopya kurban caiz midir?” filan gibi abuk sabuk sorular. Ben de direksiyonda bunu duydum, anında gülme krizine girdim tabii……  aradan kahkahalarımın arkasından halkımızdan insanların cevap sesleri geliyor. Bir anda gülmem kesildi, pürdikkat kesildim. Soruya adamın teki cevap veriyor; yok diyor, öyle şey olur mu? Mümkün değil kopya koyun kesilmez, kesilse dahi Allah onu kabul etmez. Aha dedim, yurdumuzdan insan manzaraları. Bir de ekliyor arkasından, hem kopya koyun caiz değildir. Bak bak bak!!! Allah kabul etmiyor, HEM kopya koyun caiz değil. Yani Allahın kabul etmemesi caiziyetten daha yumuşak bir delil, daha önemsiz bir sebep. Vay be dedim, ne günlere kaldık….

Ben bunları düşünürken tabii röportaj devam ediyor; bi başkasına uzattılar mikrofonu; kopya koyun kesecek misiniz? sorusuna, koyunun kopyası mı olurmuş abla? diye soruyla bir cevap geliyor; “abla” cevaplıyor, tabii diyor, tüm dünyada olduğu gibi bizde de kopyaladılar koyunu…. Cevap müthiş; kopyası ucuz ise keseriz tabii diyor, bunun üzerine “abla” ekliyo, caiz mi sizce? Adam; şimdi ucuz ise alırız, caizse, sorarız, fetva verirlerse kurban ederiz, yok caiz değilse tutar kendimize keseriz, diyor…. Tabii ben de kesiliyorum direksiyon başında. Bir kere koyun kopya da olsa kopya olmasa da kesilecek, bu Allahın emri, Allah öyle emretmiş. Ammaaa, caiz ise, kesilen koyun KURBAN olmuş olacak, caiz değilse kesilen koyun bu sefer kavurmalık olacak ve oturup kendileri yiyecek.

 

Adetlerimiz arasında hile-i şeriye diye tanımlansa da, bir “zekat keçisi” kandırmacası vardır. Ramazan’da (Güz yağmurları trantinası) adam zekat verecek, öğrenmiş zekat hem paradan hem maldan veriliyor, mal olarak da keçileri var. Aralarından bir tanesini Ramazanın başında başka bir köşeye ayırır ve onu sürekli suyla besler. Hiç ot yok. Hayvan 15-20 günde bir deri bir kemik kalır, sütten filan da kesilir. Hani zekat miktarı vardır ya malının kırkta biri (1/40), bu keçi işte o 40 keçilik sürüsünün zekat için ayrılmış bir tanesidir. Herif malının kırkta birini verecektir ama vereceği hayvandan kimse yararlanmasındır maksat. Hesapta Allahı kandıracaktır.

 

Burada da durum aynı, öğrenmek istiyor adam, caiz ise, koyunu ağırlıkta hafif bişey alacak ki, ucuz olsun, sonra onu kestirecek ve etrafa dağıtacaktır. Etraf az miktarda sebeplensindir, ama bayramın “asıl” maksadı olan kan akıtmak “fariza”sı yerine getirilsindir, sanki kan akıtmak farzmış gibi. Ama caiz değil ise bu sefer şöyle dolgun bir koyun satın alacaktır ki kendi aile fertleri amcalar halalar arasında yiyeceklerinden, görsündür tüm aile fertleri ağa kimdir?, ama fakat yanında asıl kan akıtma işlemi de yerine gelecektir.

Neyse işte, ben bu düşünceler arasında sürerken, sunucu demez mi, bu avamdan insanlar bunu doğru bilmiyorlar, biz bi de Diyanet İşleri Başkanlığının “Alo fetva” hattına bağlanalım, oraya da soralım caiz miymiş değil miymiş? diye. Ben yine pürdikkat kesildim. Bizim “abla” çevirdi telefonu, kayıta da bağladı cihazı; fetva hattından biri açtı, açar açmaz çok dolu olduğumuzdan hemen sorunuzu yönlendiriniz diye bir erkek sesi… haa dedim adam herhalde “yöneltiniz” demek istedi …  soru hemen geldi; kopya koyunlar var hocam biliyorsunuz artık ülkemizde, bunları kurban etmek helal midir, haram mıdır?

El cevap: “Şimdi bakınız hanfendi, sizi tenzih ederek söylüyorum, bu kopya koyunlar hususunda Kuranda bir hüküm yoktur, ama hadis-i şeriflerde kurban edilecek koyun, dana ve deve gibi hayvanlardan bahsediliyor, bu şekilde söylendiği için buradan anlaşılır ki kopyası caiz değildir, orijinalini kesmek gerektir” dedi ve ben artık dayanamadım ve kenara çektim arabayı. Gülmekten kullanamıyorum, nerdeyse altıma kaçıracağım.

Şimdi “hoca” önce “ablayı” bi tenzih etti, nedenini anlamadım, tenzih etti, sanki siz bu işin dışındasınız, sakın sizden böyle bir soru duymayayım şekli yarattı, sonrasında Kuranda bu konu için bir hüküm olmadığını söyledi ve “esas kaynağa” gelerek fetvasını verdi. Oldukça metodik bir yaklaşım. Nedir bu esas kaynak? Hadis-i şerifler… Dikkat ediniz, bu güruhun esas kaynağı Kuran olamıyor bir türlü, esas kaynak hadis-i şerif. Ne diyormuş hadis-i şerifler? Kesilecek hayvanın kopya olmasına dikkat çekilmediğine göre, demek ki bu hayvan ORİJİNAL olmalıymış. Sanki hoca fotokopi çekiyor. Makinenin camı üzerine orijinalini koyuyor, basıyor düğmeye, alttan kopyası çıkıyor, işte bu kopyadan hadislerde bahsedilmiyor. Demek ki neymiş? Üst tablaya koymuş olduğun orijinali kurban edeceksin.

Düşünmekten ve düşünürken gülmekten kendimi alamıyorum.

Hocanın değil fetva verme yetkisi olması, hiçbir şeyden haberi yok. Kuranda bu konu için hüküm olmadığını söylüyor. Bre hodja – ne menem hocaysan - sen Kuranı bilmiyorsun ki zaten, ne diye Kuranda hüküm yok diyorsun? “Kopya kurban helal mi?”den önce sen bi baksana bakalım Kuran’da kopya helal mi diye? Ama bakmazsın ki, bakarsan sonra maazallah gerçekleri görürsün, sen bakmamaya devam et ama ben bakıp gördüğüm ayeti buradan vereyim müsadenle:

Nisa:119 "Yemin olsun, onları saptıracağım, onları kuruntulara/hurafelere/anlamını bilmeden okumaya mutlaka iteceğim. Onlara mutlaka emir vereceğim de davarların kulaklarını yaracaklar; onlara muhakkak emredeceğim de Allah'ın yaratışını/yarattıklarını değiştirecekler." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı yandaş edinirse açık bir hüsrana kesinlikle yuvarlanmış olacaktır.

 

Bu ayette tırnak işareti içerisinde konuşan varlık İblistir. Ayeti yeryüzünde biolojik alanda yapılan yanlış işlerin hepsi için bir nasihat niteliğinde almak çok mümkün. Hatta hatta, sünnet denilen merasimle çocukların cinsel organlarını kesenleri (Afrika ülkelerinde kız çocuklarının klitorislerini sünnet edip cinsel organlarını parçalayanlar) sağlık açısından gereksiz olan bu ameliyatla çocuklara acı çektirenleri ve bu yolla insanın yaratılışında Allahın hata yaptığını ima etmeye çalışanları da tenzih etmemek gerekmekte.

Bunun yanında, diğer varlıklar üzerinde yapılan değişiklikler konusunda da yorum getirmek mümkün bu ayetle.

Bu durumda klonlama ameliyesi, kopyalama işlemi ne imiş?

Şeytanı yandaş edinmekten başka bir şey değilmiş.

Kitapta derinlemesine hüküm var mıymış?

Evet, hem de muhteşem bir hüküm.

Peki ya o şerefli hadisler arasında bu konuya eğilen yalan yanlış ve de uyduruk herhangi bir söz var mıymış?

Yokmuş.

Neden peki?

Çünkü o şerefli hadis dedikleri ve Nebi Muhammede mâlettikleri o sözde hadisler yani hadiseler, baştan sona palavradır da ondandır.

Palavra olmasa, zaten bu sözlerin hepsi Kuranda olur idi ve herkesler oradan açıp okurlardı. O durumda da amaca ulaşma imkanı kalmaz idi.

 

Gülme krizim geçtikten sonra, verdim sola sinyalimi ve bu düşünceler içerisinde yavaş yavaş ofise geldim ve bu satırları klavyeye almaya başladım.

 

Hepinize iyi ALLAHA YAKLAŞMA BAYRAMLARI olsun, O’na emanet olunuz.

Saturday, Aralık 1, 2007

Neden Gönül Dostları Olunmaması Gerekiyor?

29.11.2007 tarihinde İnançlar kategorisinden yayınladığım “Ortalığa tek soru: Maide:5-51” başlıklı makalemi tekrar gözden geçirdim. Burada asıl vurgulamak istediğim noktalar bu sözcüklerin tarihsel kökleri değildi. Asıl vurgulamak istediğim, Kuran bir “şey”den bahsederken, bizlerin tercüme adı altında bu “şey”leri tamamen çarpıttığımız ve böylelikle kavram kargaşasına sebebiyet verdiğimizdi.

 

Allahın bizlerin Yehuda kavminin yerleştiği yöre olan Yehudelilerle ve Nasıralılarla neden gönül dostları olmamızı istemediğini, aslına bakılırsa fazla irdelemek istememiştim. Bu isteksizliğimi de acaba “Yahudiler Uzeyri, Hıristiyanlar da İsayı Allahın oğlu ilan ettiler” demelerinden dolayı mı onlardan gönül dostu olmaz diyor Yüce Yaratan? diye bir soru yönelterek belirtmeye çalışmıştım. Fakat tekrar makaleyi gözden geçirdiğimde, tercüme çarpıklıklarından dikkatleri kaçırmamak uğruna gönül dostları olamayacağı konusunu açmamış olmamın bir hata olduğunu gördüm. Bu ruh hali içerisinde, konuyu açmaktan başka çare kalmıyor bana.

Efendim, şimdi, Yehudelilerden ve Nasıralılardan gönül dostları olmuyor. Neden?

Yehudeliler, Yahuda kavminden gelen insanlar. Bunlar tarihlerinde en çok peygamber öldürmüş insanlar. Yani Allah’a inanmıyorlar, O’na baş kaldırıyorlar. Zaten bundan dolayıdır ki en çok peygamber bu kavimden çıkıyor, en çok kitap bu kavmi oluşturan toplumlara geliyor. Davut bu kavimdendir, ona Zebur geliyor. Süleyman bu kavimdendir, Zekeriya, Yahya, diğer koldan İmran ailesi dolayısıyla Meryem ve İsa hep bu soydan gelmektedirler. İsa’ya da bilindiği gibi İncil verilmiştir.

Musa bu soydan değildir. Musa, yine Yakup’un Lea’dan olan oğullarından Levi’nin soyundan gelmektedir. Yani ayrı bir koldan gelmektedir. Dolayısıyla Yehudelilerden olup da Ehl-i Tevrat olmayan, Nasıralı olup da Ehl-i Tevrat veya Ehl-i İncil olmayan insanlardan gönül dostları olunmayacağını belirtmektedir ayet. Bu aşamada İsa Nasıra’da bir Ehl-i Tevrat olarak doğmuştur ama orada ilk vaazını verdikten sonra Kudüse geçmiştir. Zaten İsa, Tevrat’ta değişikliğe uğratılmış bir takım ayetleri düzeltmeye yollandığını kendi ağzından söylemiştir. Enteresan olan, bilindiği üzere semavi kitaplardaki ilk çarpıtma Tevrat üzerinde yapılmıştır. Ortodoks Museviler günümüzde bile Allahın (Yahvenin) sadece kendi tanrıları olduğunu, başkalarının ise, başka başka tanrıları olabileceğini söyleye gelmektedirler. Nasıra’da kalanların (demek ki) hepsi Ortodoks olarak kalmış ve kendilerine gelen kitabın takipçisi olmamışlardır. Zaten Museviler için Kuran soydan bahsetmek istediğinde İsrailoğulları, dinden bahsetmek istediğinde de “Tevrata tabi olanlar” diye bir ifade tarzı benimsemektedir. Hıristiyanlar için ise “İncil bağlıları” (5:47) diye bir ifade kullanmaktadır (Bu İncil’in bugünkü İncil olduğunu ifade etmiyorum burada tabii ki). Soyları yine Yakub-oğullarından olduğu içindir ki soydan bahsederken ayırım yapmamış ve onların hepsine İsraeloğulları demiştir.

İşte bu yüzden Yahuda soyundan gelenlerle (bu soya hem Yehudeliler hem de Nasıralılar girmektedir) gönül dostu olmayınız, çünkü onlar hiçbir semavi kitabın ehli olamamışlardır denerek, özetle, kitap ehli olmayanla gönül dostluğu kurmayın denmiştir.

Diğer taraftan, Kuran’da geçen bütün özel isimlerin satıhsal manalarının yanı sıra birkaç değişik, deruni manası olduğuna da inanıyorum. Ufak bir örnek vermek istiyorum:

 

61:6   Meryem oğlu İsa'nın da şöyle dediğini hatırla: "Ey İsrailoğulları! Ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim." Fakat İsa'nın müjdelediği elçi onlara apaçık delilleri getirdiğinde: "Bu, katıksız bir büyüdür." Dediler.

61:6   Ve iz kale 'ıysebnu meryeme ya beniy israiyle inniy resulullahi ileykum musaddikan lima beyne yedeyye minettevrati ve mubeşşiren biresulin ye'tiy min ba'diy-ismuhu ahmedu felemma caehum bilbeyyinati kalu haza sıhrun mubiynun.

 

Ayetteki "Ahmed" kelimesi, Arapçada "daha çok övülen" anlamında bir betimlemedir. Bunu özel bir isim olarak yansıtan geleneksel yorumlar, tarih ve realite ile çelişmektedirler. İsa'dan sonra gelen peygamberin ismi Muhammed idi. Yüzyıllar sonra Muhammedi putlaştıranlar, sadece Allaha ait olan "İlk, Son, Hesaba Çeken..." gibi isimleri ve Ahmedi de içeren 99 ismi peygambere yakıştırmışlardır. "Ahmed" kelimesi, İncilde de özel isim olarak geçmemekte, İbranice karşılığı olan "paraklitos" olarak geçmektedir. Ayrıca, İsa, kendisinden sonraki elçiyi ismiyle haber verseydi, İsayı izleyen analar ve babalar çocuklarına bu ismi verecekler ve binlerce Ahmedin yaşadığı bir dünyada bu müjdenin önemi kalmayacaktı. Nitekim bu kelimenin İbranice karşılığı bir isim olarak yaygınlaşmamıştır. İsanın, Musanın, daha önce ona kimsenin adaş yapılmadığı belirtilen Yahya ve v.s.’nin özel manaları olduğu kanısındayım. Sanki Allah bir taşla binlerce kuş vurmakta gibi midir, nedir?

 

Tekrar altını çizmek istiyorum, Maide:5 ayetinde ne bizim anladığımız anlamda ne de Kuran’ın söylemi manasında, Yahudi ve Hıristiyanlardan bahis edilmemektedir. Bu ayette bahsedilenler “Kitap ehilleri”dir, yani kendilerine kitap indirilmiş olup o kitapları takip edenlerden olanlardır. Bu kitap ehilleri sadece Museviler ve Hıristiyanlar değillerdir, bir de Davudiler vardır, onlara da kitap indirilmiştir. Bu Kitap Ehillerinin kadınlarıyla, Müslüman erkeklerin evlenebilecekleri tavsiye ediliyor. Unutmamak gerekiyor ki, indirilen kitap o toplumdaki peygambere geliyor. Peygamber de bu kitabı alıp önce yakın çevresine sonra da uzak çevresine tebliğ ediyor. Toplumlarda tebliğ edilenlere her birey inanmıyor. İnananlar “Kitap Ehli”ni oluşturuyor. Toplumun inanmayan diğer bireyleri ise “O yöreli” olarak adlandırılmakta. Ben bunu böyle anlıyor ve anlatıyorum.